site-arsivi

Son kitap

isci-brosurleri

İşçi broşürleri çıktı.

Kitapçılardan veya büromuzdan alabilirsiniz.

ABD Suriye askeri üssünü bombaladı; SURİYE SAVAŞINDA YENİ DÖNEM PDF Yazdır E-mail
Genel Siyasal Dünya Kürdistan Suriye savaşı
09 Nisan 2017

suriye-bayrak

ABD'nin El Şayrat Hava Üssü'nü bombalaması, Suriye savaşındaki dengeleri yerinden oynatan yeni bir tablo oluşturdu.

ABD, Suriye işgali boyunca, bugüne kadar sayısız bombalama gerçekleştirmişti elbette. Ve bunlar daha çok bir kara gücünün savaşında (mesela PYD'nin Tel Abyad'ı ele geçirmesi ya da peşmergenin Musul savaşı sırasında) hava desteği vermek şeklinde olmuştu. Kimi zaman Suriye Ordusu'nu da bombaladı; ancak bu tür saldırılarını "yanlışlıkla oldu" diyerek örtbas etmeye çalıştı.

Bu saldırıyla ilk defa, doğrudan hedef alarak, ABD hava kuvvetleri savaşa girmiş oldu. İlk defa ABD doğrudan bu savaşın bir parçası oldu.

Bu durum, Suriye savaşında yeni bir sürecin başlangıcını ifade etmektedir.

 

İdlib’deki kimyasal silahlar

Halep’in kurtarılmasının ardından, cihatçı çetelerin yeni üssü İdlib olmuştu. Halep’ten çıkan cihatçı çeteler, bölgedeki sivil halkı da canlı kalkan olarak yanlarına alıp, İdlib’e geçmişlerdi. Keza Hama, Humus gibi birçok farklı bölgede savaşı kaybedip teslim olarak çıkan cihatçılar da İdlib’e taşınmışlardı.

Böylece İdlib, IŞİD dışında Suriye’de bulunan cihatçı örgütlerin toplandığı bir alan oldu. Yaklaşık 40 bin cihatçı, İdlib’de güçlerini birleştirerek Tahrir-uş Şam adlı bir örgüt kurdu.

Suriye ve Rusya açısından, Halep’ten sonraki hedef İdlib oldu. Çünkü İdlib, Rusya’nın Lazkiye’de bulunan askeri üssüne fazla yakın bir bölgeydi ve bu üs için tehdit oluşturuyordu. Bu nedenle, Türkiye Ordusu’nun Menbiç’e saldırmasının önüne barikat kurduktan sonra, Suriye Ordusu İdlib’e yöneldi.

Nisan ayının ilk günlerinde İdlib, Suriye tarafından havadan bombalanmaya başlandı. Bu bombardıman sırasında, cihatçıların silah depoları da hedef alındı. Patlatılan silah deposunda bulunan kimyasalların havaya karışması ise, bölgede onlarca insanın ölümüne sebep oldu.

Bombardıman başladığı anda zaten Türkiye başta olmak üzere birçok ülke, bunu durdurabilmenin yolunu aramaya başlamıştı bile. Bunlar, İdlib’deki cihatçı örgütlerin destekçisi olan ülkelerdi. Bütün amaçları cihatçıların zarar görmesini, yenilmesini engellemekti. Suriye ve Rusya’nın cihatçılar karşısında üst-üste zaferler kazanmasından rahatsızlık duyuyorlardı. İdlib gibi, Rus askeri üssünün burnunun dibinde bulunan bir kentte, cihatçı odağının varlığını sürdürmek istiyorlardı.

Kimyasal silahların patlatılması, onlara istedikleri ortamı sundu. Suriye Ordusu’nun kimyasal silah kullandığını ileri sürerek, Suriye’yi hedefe çaktılar.

Oysa 2013 yılında, Suriye elindeki bütün kimyasal silahları, BM denetçilerinin gözetiminde ülkeden çıkarmış ve bu silahlar tahrip edilmişti. Ve BM denetçileri, “Suriye devletinin elinde artık kimyasal silah kalmadı” diye rapor hazırlamışlardı.

Sonrasında birçok defa Suriye’de kimyasal silahın kullanıldığı saldırılar gerçekleşmiş, bu saldırılarda siviller ve çocuklar ölmüş; BM raporlarında bu saldırılar için, “kimin düzenlediği belli değil, cihatçı örgütler de düzenlemiş olabilir” ifadeleri kullanılmıştı. Yani bu savaş boyunca Suriye Ordusu’nun kimyasal kullandığına dair hiçbir kanıt ileri sürülememişti. 

Zaten savaşın dengelerinin böylesine Esad lehine döndüğü; Cenevre toplantılarında artık Esad’ın meşruiyetinin tartışılmaz hale geldiği; radikal İslamcı çetelere karşı savaşın ABD tarafından bile onay bulduğu bugünkü koşullarda; Esad’ın kimyasal silah kullanması için bir neden yoktur.

Elbette Suriye bütün kimyasal silahlarını teslim etmiş olsa bile yeniden üretebilir ya da Rusya Suriye'ye kimyasal silah getirmiş olabilir. Ancak kimyasal silah kullanarak dünya kamuoyu nezdinde meşruiyetini kaybetmesi, akılcı bir hamle değil. 

Diğer taraftan, cihatçıların elinde kimyasal silah olduğu öteden beri bilinmektedir. Başta Türkiye olmak üzere, birçok ülkenin cihatçılara kimyasal silah, ya da kimyasal silah yapmak üzere hammadde sağladığı konusunda sayısız belge daha önce yayınlanmıştı. Bu belgeler BM raporlarına da girmişti. Bu yanıyla, İdlib’deki kimyasal silahın, Suriye Ordusu’nun bombaladığı bir depoda patlamış olması ihtimali, son derece güçlüdür.

 

ABD neden bombaladı

Suriye Ordusu’nun İdlib saldırısını başlatmış olması, ABD başta olmak üzere Suriye’yi parçalamak isteyen ülkeleri rahatsız etti. İdlib’deki kimyasal silah deposu, onların aradığı “altın” fırsatı sundu. Hiçbir kanıt arama gereği duymadan, doğrudan Esad’ı suçladılar. Ve ardından ABD, Suriye askeri üssünü bombaladı.

Askeri üsse atılan ABD füzeleri, ABD’nin yaşadığı sıkışmışlığın bir ifadesiydi. Suriye savaşındaki hamleleri, çeşitli biçimlerde yenilgiye uğruyordu. IŞİD görevini tamamlayamamıştı; PYD ile kurduğu ittifakta çatlaklar vardı ve bu çatlaklardan zaman zaman Rusya sızıyordu; Suriye savaşının inisiyatifi 2015 Eylül'ünden bu yana Rusya’nın eline geçmişti; Suriye savaşının başlangıç noktası olan “Esad’ın devrilmesi” hedefi, artık çok gerilerde kalmıştı; Rusya ve İran, Ortadoğu savaşının farklı aşamalarında daha yakın bir işbirliği kurmuşlardı. ABD’nin bütünüyle ele geçirmek için saldırı başlattığı Irak ve Suriye’de, küçük hegemonya alanlarının dışına çıkamamış olması çarpıcıydı. Kürtlerle kurduğu ittifak çok sağlam temellere oturmuyordu; Sünni aşiretler, dünya kamuoyunun algısında radikal İslamcı çetelerle özdeşleştiği için Sünni ittifakı sorunluydu; Musul ve Rakka gibi stratejik kentleri bile ele geçirmeyi başaramamıştı.

Bütün bunlar, Obama döneminde ABD’nin daha zayıf, dünya hegemonyasında daha etkisiz bir görüntü oluşturmasıyla da birleşiyordu.

Bu koşullarda ABD, Trump ile yeni bir başlangıç yapmak; savaştaki iddiasını yeniden ortaya koymak istedi. İdlib’deki cihatçıların elinde bulunan kimyasal silah, bunun bahanesi oldu. ABD kendi varlığını göstermek için Suriye askeri üssünü bombaladı.

Burada, füzelerin herhangi bir ABD üssünden değil, Akdeniz’deki ABD savaş gemisinden atılmış olmasının da ayrı bir önemi vardır. Bu saldırı tam da Rusya’nın, Karadeniz’deki ABD savaş gemilerinden rahatsızlığını ifade etmesinden birkaç gün sonra gündeme geldi. Yani ABD, savaş gemilerini eleştiren Rusya’ya, yine bir savaş gemisinden cevap vermiş oluyordu.

Önceki aylarda Rusya, Hazar Denizi’nden ya da Akdeniz’den gönderdiği füzelerle Suriye’deki cihatçıları bombalamış ve askeri gücünün sınırlarını test ederek gövde gösterisi yapmıştı. ABD de, benzer biçimde denizden füze göndererek, kendi gücünü göstermeye çalıştı.

Sonuçta ABD’nin Suriye üssünü bombalaması, gerçekte Rusya’ya dönük bir meydan okumaydı. Ancak hemen ardından ABD, Rusya’yı hedef almadığını ve bu bombalamanın tek seferlik olduğunu açıklayarak, saldırıyı kısmen yumuşatmaya çalıştı.

 

Savaşı büyütmek için uğraşan Türkiye

ABD bir taraftan bombalayıp diğer taraftan tansiyonu düşürmeye çalışırken, Türkiye’den olağandışı bir “destek bombardımanı” başlatıldı.

Yeniden “Esed’siz çözüm” söylemleri yükseldi; ABD’nin bombardımanı sürdürmesi için tam destek verildi. “Kraldan çok kralcı” bir tutumla, ABD’nin Suriye’ye saldırması için, olası tüm argümanlar kullanıldı. Yetmedi, düşen Suriye helikopterinin Türkiye’de tedavi edilmekte olan pilotu, “casusluk” suçlamasıyla tutuklandı. ABD füzelerini fırlatıp kenara çekilirken, AKP hükümetinin tezahüratı da, alkışı da bitmek bilmedi.

Bu tablo, AKP’nin ABD ile ilişki kurmak için ne kadar uğraştığının göstergesi oldu. 15 Temmuz’da bir ABD darbesiyle karşılaşan, Rusya’nın yardımı olmasa, bu darbeyi savuşturamayacak olan Erdoğan, yeniden ABD’ye yaslanmaya çalışıyordu. Ancak ABD, Erdoğan’a tam olarak güvenmediği, kontrol altında tutmakta zorlanacağını gördüğü için, bu isteğe kapıları tam olarak açmıyor. Erdoğan’la görüşmek için ABD’nin Dışişleri Bakanı, CIA Başkanı, Genelkurmay Başkanı vb üst düzey bürokratlar gönderiliyor; ancak Erdoğan’ın Trump’tan istediği randevu, Mayıs ayına kadar erteleniyor.

Suriye’nin parçalanması, Esad hükümetinin devrilmesi, Türkiye’nin toprak koparması hayalleri kuran ve bu nedenle IŞİD’den Nusra’ya kadar bölgedeki birçok cihatçı örgütü destekleyen Erdoğan ise; Rusya’dan aldığı bütün desteğe rağmen, çıkarlarının asıl olarak ABD ile birlikte hareket etmekten geçtiğini görüyor. ABD’nin PYD yerine Türkiye’yi tercih etmesi, Rakka’ya YPG ile değil TSK ile girmesi için yalvar-yakar olması, boşuna değil.

Diğer yanda AKP, tüm yüklenmesine rağmen referandumda “evet”leri çoğaltamıyor. Bu durumu Suriye savaşına daha fazla dalarak, şovenizmi körükleyerek değiştirmek istedi. Bir gün Menbiç, diğer gün Rakka derken, en fazla El-Bab’a kadar gidebilmeleri; ardından ABD Dışişleri Bakanı gelmeden hemen önce “Fırat Kalkanı operasyonu tamamlanmıştır” açıklamasını yapmak zorunda kalmaları, heveslerini kursaklarında bıraktı. ABD’nin Suriye’yi bombalaması ile yeniden umutlandılar; savaş çığırtkanlığını en üst perdeden yaparak, hem ABD’ye yaranmaya, hem de Suriye savaşına daha fazla dahil olarak, referandum öncesi elini güçlendirmeye çalıştılar. Ancak bir kez daha istedikleri gibi olmadı.

* * *

ABD’nin Suriye’ye saldırısı, AKP’den destek almış olmakla birlikte, dünya genelinde istediği etkiyi yaratmadı. İran ve Çin gibi ülkeler zaten doğrudan protesto ettiler. Bunun yanında, Almanya’nın ABD’ye karşı çıkan, bu bombardımanı doğru bulmadığını ifade eden açıklamaları önemliydi. Genel olarak ABD’nin yanında yer alan Avrupa, (İngiltere’yi dışında tutarsak) bu kez ABD’ye açık destek sunmadı.

Bu saldırının Suriye ve Rusya’nın İdlib savaşını durduramayacağı açıktır. Rusya kendisi için tehdit unsuru olan İdlib’i ele geçirmek için, Afrin’deki YPG ile de işbirliği yapmaktadır. ABD’nin saldırısının ise mutlaka bir karşılığı olacaktır. Hemen sert bir cevap vermemeleri yanıltıcı olmamalıdır.

Rusya ilk olarak, ABD ve koalisyon ile Rusya arasında varolan "hava güvenliği" anlaşmasını askıya aldığını açıkladı. Bu açıklama, bundan sonra Rusya'nın, Suriye hava sahasındaki uçaklara saldırabileceği anlamını taşıyor. Zaten bu tehdit hemen karşılığını buldu. ABD'nin koalisyonununda bulunan birçok ülke, artık Suriye'de hava bombardımanlarına katılmayacaklarını açıkladı.

İkinci hamle, Rusya ve İran'ın bundan sonra birlikte hareket edeceklerini açıklamaları oldu. Bu birliktelik bir yanıyla, bundan sonra yapılacak saldırılara hemen karşılık vermeyi içeriyor. İkinci olarak, İdlib saldırısını hemen ve daha güçlü biçimde, doğrudan Rus ve İran askeri birliklerinin de katılımıyla başlattılar.  

ABD önce saldırıp sonra işi yumuşatmaya çalışırken, Rusya ve İran’dan gelen sert açıklamalar dikkat çekicidir. Ortadoğu’da yükselen gücün, ABD değil, Rusya-İran-Çin ittifakı olduğu bir kez daha görülmüştür.

Stalin, II. Emperyalist Savaş öncesinde şu sözleri söylüyor: “Eskiden ülkeler birbirlerine savaş ilan ederlerdi, şimdi savaşlar ilan edilmeden başlıyor.” Bugün Ortadoğu’da yaşadığımız da budur. Kimse bir diğerine savaş ilan etmiyor; ancak Rusya-Çin ittifakı ile ABD arasında, üçüncü dünya savaşı çoktan başlamıştır.