site-arsivi

Son kitap

isci-brosurleri

İşçi broşürleri çıktı.

Kitapçılardan veya büromuzdan alabilirsiniz.

Lozan, Musul, “Misak-ı Milli”; SAVAŞ YALANLARI ve GERÇEKLER PDF Yazdır E-mail
Genel Siyasal Dünya Kürdistan Arka yazı Suriye savaşı
11 Kasım 2016

arka-logo

Yine Lozan tartışılıyor, “misak-ı milli”nin sınırları hatırlatılıyor, Musul-Kerkük üzerine hak iddiaları havada uçuşuyor. Bir ucunu Kemalistlerin, diğerini “Yeni Osmanlıcılar”ın çektiği bir “kör dövüşü”dür gidiyor.

Lozan, Sevr, misak-ı milli (ulusal ant) TC’nin kuruluşundan bu yana Saltanat-Hilafet yanlısı kesimlerle, Kemalistler arasında süregelen tartışma konularıdır. (Daha sonraki yıllarda Kürt ulusal hareketi de buna dahil oldu.) Her siyasal akım, bu anlaşmalara farklı anlamlar yüklemektedir. Durdukları yere göre ve güncel-pratik çıkarlar üzerinden, kimisi arş-alaya çıkarmaktadır; kimisi de lanetleyip yerden yere vurmaktadır. 

Bu yaklaşımların kuşkusuz idelojik-siyasi boyutları var. Ancak son yıllarda gündeme getirilmesinin asıl nedeni, bölgemizde sürmekte olan emperyalist savaştır. Körfez Savaşı sırasında Özal’ın “bir koyup üç alacağız” sözünden itibaren, değişik tarihlerde misak-ı milli, Musul-Kerkük tartışmaları yapılıyor. En son 2003 yılında ABD’nin Irak işgali öncesi, Musul-Kerkük üzerine iddialar öne sürülmüştü. Suriye savaşı sonrası, buna Halep de eklendi. Buraların “misak-ı milli sınırları içinde yeraldığı”na dair propaganda ile, savaşa müdahil olmanın “tarihsel haklılığı” yaratılmaya çalışıldı. Böylece kitleleri savaşa razı etmenin en etkili yolu kullanılmış oldu.

Son tartışmanın tam da Musul operasyonu arifesinde yapılması, tesadüf değil. Erdoğan, geçtiğimiz ay yaptığı bir konuşmada; “1920’de bize Sevr’i gösterdiler, 1923’te Lozan’a razı ettiler. Birileri de Lozan’ı ‘zafer’ diye yutturmaya çalıştı!” diyerek, bu tartışmaların fitilini yeniden ateşledi.

Aynı Erdoğan, Lozan’ın her yıldönümünde (24 Temmuz) ona methiyeler dizen mesajlar yayınlamıştır. Çok değil daha üç ay önce, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasına denk gelen Lozan’ın son yıldönümünde “aziz milletimizin inanç, cesaret ve fedakârlıkla elde ettiği zafer, Lozan Antlaşması ile tescil edilmiştir. Bu anlaşma yeni kurulan devletimizin tapusu niteliğindedir” demişti. Yani Lozan’a “zafer” diyenlerin arasına kendisi de katılmıştı.

Sözkonusu Erdoğan olunca, bugün ak dediğine yarın kara demesi, artık kimseyi şaşırtmıyor. Günün ihtiyaçlarına göre aynı konu hakkında birbirine zıt sözler sarfedebiliyor. Darbe sonrası “milli birlik bütünlük” mesajları uygun görüldüğünden Lozan’a “zafer” demek gerekti; Cerablus ardından Musul’a girmeye hazırlandıklarında ise, Lozan, Musul-Kerkük’ü İngilizlere kaptıran bir “hezimet” oldu! Esasında bütün burjuva politikacılar ilkeden yoksundur, pragmatik ve demagogdurlar. Örneğin Demirel’in “dün dündür, bugün bugündür” sözü, bunun açık itirafıdır. Fakat Demirel gibi deneyimli politikacılar, bu işi daha usturuplu yapıyordu; Erdoğan ise, en kaba haliyle yapıyor. Eğitim düzeyi, ideolojik saplantıları, dönem farklılığı gibi faktörler, bunda önemli bir rol oynuyor.

Yeniden konumuza dönersek; Erdoğan’ın Lozan’la ilgili sözleri, başta CHP olmak üzere birçok Kemalist-ulusalcı kesim tarafından “gündem değiştirmek” olarak değerlendirdi. Erdoğan’ın tarih bilgisinin kıtlığına, danışmanlarının cehaletine yoruldu. Kimileri de Erdoğan’ın İslamcı kimliğini hatırlatıp, bu konuda geçmişten bu yana süregelen husumete bağladı.

Oysa gerçek neden, Irak ve Suriye’de sürmekte olan emperyalist paylaşım savaşına doğrudan dahil olmak ve savaş sonrası kurulacak “masa”da bulunabilmekti. AKP’nin iflas eden dış politikasını, “tarihsel haksızlıkları giderme” demagojisiyle yeniden diriltmek, kitleleri buna ikna edebilmekti.

Geriye dönüp bu tartışmaların ne zaman hortlatıldığına baktığımızda, bu gerçeği rahatlıkla görebiliriz. Bugün farklı noktalara çekenler de bunu biliyorlar. Fakat gerçek niyetleri ortaya serip kitleleri savaşa karşı harekete geçirmek yerine, Erdoğan’ın minderinde dövüşmeyi tercih ediyorlar. Sonuçta kitleleri manüple etmede elbirliği halinde, her biri üzerine düşen misyonu yerine getiriyor. 

 

“Misak-ı milli”nin değişen sınırları

Geçmişten bu yana bölgeye dönük her emperyalist müdahalede, egemen sınıfın sözcüleri Osmanlı’nın toprakları ve misak-ı milli sınırlarını gündeme getirdi ve oralara dönük saldırının zemini yaptı.

‘90’lı yıllarda Sovyetler Birliği dağıldığı zaman, Demirel, “Adriyatik’ten Çin’e kadar” uzanan coğrafyada Türklerin bulunduğunu söyleyerek, Türk egemenlerinin Kafkaslar’a el atmasını doğal bir şey olarak sunmuştu. 2000’lerin başında Irak’ın işgali gündeme geldiğinde, “Galiçya’dan Yemen’e kadar Mehmetçiğin kanı aktı” denilerek, Ortadoğu’daki her gelişmeye müdahil olma hakkı savunulmuştu. Bölgenin tümü “vatan toprağı” sayılmış ve “vatan savunması” adı altında savaşa katılmak meşrulaştırılmıştı. Aynı günlerde Abdullah Gül, “çıkarlarımız Anadolu’ya hapsedilemez” diyerek, ‘yeni Osmanlıcı’ yayılmacılığa çanak tutuyordu.

Kısacası dönemin ihtiyacına göre Osmanlı toprakları hatırlatılıyor ya da misak-ı milli sınırları genişliyor ve can alıcı nokta neresi ise, orası işaret ediliyor.

Körfez Savaşı’ndan bu yana üzerinde en çok durulan yer ise, hiç kuşkusuz Musul-Kerkük’tür. “Misak-ı milli’nin vazgeçilmez parçası” ya da “oradan çıkartılan petrolde hakkımız olduğu” söylenerek, hak iddiaları hep sürdü. Bu süre zarfında Musul-Kerkük birlikte anıldığı halde, son günlerde sadece Musul’un adını duyar olduk. Önceleri “misak-ı milli sınırları” içinde Halep hiç geçmezken, şimdi Erdoğan, “Halep’in kuzeyi”ni de dahil etti.

Kerkük’ten el yıkanmış olmalı ki, artık onun adı geçmiyor. Orayı Barzani’ye terketmek zorunda kalmış görünüyorlar. Şu anda varsa yoksa Musul! Bir de Halep’in kuzeyi! Cerablus’a girdikten sonra, bunu daha sık duyar olduk.

Tarih, en subjektif yaklaşılan alanlardan biridir. Döneme ve siyasi görüşe göre eğilip bükülür, hatta yeniden yeniden yazılır. Hele ki, savaş dönemlerinde her işgalci güç, kendisine bir “tarihsel haklılık” yaratmak için tarihi çarpıtır, yeni bir “resmi tarih” uydurur.

Türkiye tarihi de bundan nasibini fazlasıyla almıştır. Egemenlerin tarihle bu kadar oynadığı bugünlerde tarihsel gerçekleri bilmek, daha fazla önem taşıyor. Üzerinde fırtına kopartılan “misak-ı milli” nedir, hangi koşullarda gündeme gelmiştir, sonrasında nasıl bir sürece girilmiş, Sevr’den Lozan’a neler yaşanmıştır, bunlara kısaca bakmakta yarar vardır.

 

Osmanlı’nın sonu

İslamcıların, özellikle AKP Hükümeti döneminde öve öve bitiremedikleri Osmanlı, Ortadoğu’nun emperyalist güçler tarafından paylaşıldığı birinci emperyalist savaşın başladığı yıllarda en zayıf dönemini yaşıyordu. Artık ondan “hasta adam” diye bahsediliyordu.    

Roma’dan sonra en büyük imparatorluk olarak tarihe geçen Osmanlı, 600 yıllık ömrünün son dönemlerinde (19. yüzyıl), ulusların bağımsızlık mücadeleleriyle üst üste darbeler yedi. Sürekli toprak kaybeden ve içten içe çürüyen İmparatorluk, kaderini, Batılı kapitalist devletlerin insafına terk etmek zorunda kalmıştı. Kapitalizmin emperyalizme evrildiği dönemde ise, emperyalizmin yarı-sömürgesi haline gelmişti.

Bu döneme “güneş batmayan ülke” olarak giren İngiltere, başta İstanbul, İzmir gibi liman şehirler olmak üzere Anadolu’ya ticari ağlarını atmış bulunuyordu. 20. yüzyılın başlarında ise, Alman emperyalizmi büyük bir atak yaparak Osmanlı üzerinde nüfuzunu arttırdı. Osmanlı saltanatı ve aydınları, İngiliz ve Alman yanlıları olarak ikiye bölündü. İşte birinci emperyalist dünya savaşına, Osmanlı bu koşullarda girdi.

Başta İngiltere olmak üzere dönemin en güçlü emperyalist ülkeleri, dünya üzerinde hegemonya kurabilmek için, en başta Ortadoğu’ya hakim olmak zorundaydılar. Ortadoğu, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri, sıcak denizlere açılan jeostratejik konumuyla her dönem sömürgeci güçlerin ilgi alanı olmuştu. Bu ilgi, petrolün kullanım alanlarının çoğalması ve stratejik bir önem kazanmasıyla birlikte, daha da arttı. Fakat Ortadoğu’da hakimiyet kurabilmeleri için, 19. yüzyıla kadar bölgenin iki büyük devleti Osmanlı ve İran’ın zayıflatılması, hatta parçalanması gerekiyordu. Her emperyalist güç, Osmanlı içinde kendi işbirlikçilerini yaratarak, kaleyi içten çökertmeye çalıştı. Bir yandan da ulusal-mezhepsel ayrılıkları kışkırtarak isyanlar çıkarıldı, yeni devletler oluşturuldu.

Bu rekabette Almanya üstün geldi. Hem dönemin en hızlı gelişen gücü olması; hem de o dönemki çıkarları Osmanlı’nın parçalanmasından değil, kendisine bağımlı hale gelmesinden geçtiği için, Almanya avantajlı duruma geçti. Özellikle de o yıllarda hükümeti oluşturan İttihat-Terakki ve onun liderleri Talat ve Enver Paşa üzerinde kurduğu etkiyle, Osmanlı’yı kendisine bağladı. Savaş başlamadan önce askeri alanda gelişen işbirliği, en önemli kozlarıydı. Osmanlı ordusu Alman silahları ve Alman subayların eğitimi ile modern bir orduya dönüşmüştü. Sonrasında genelkurmay başkanlığını Alman generalinin yaptığı, üst düzey Alman subaylarının komuta kademesini oluşturduğu bir hale geldi. Osmanlı devletinin, Almanya’nın yanında savaşa katılımı, küçük bir hile ile başarılabilecek duruma gelmişti. (İsimleri değiştirilen Alman savaş gemilerinin -Yavuz ve Midilli- Boğazlardan geçip Rusya’yı bombalaması gibi.)

Savaş öncesi ve sırasında Almanya’nın Osmanlı üzerinde hakimiyeti artmış olmakla birlikte, Fransa ve İngiltere’nin Osmanlı ile ilişkileri çok daha eski ve köklüydü. Diğer yandan Rusya, Ortadoğu’daki en eski sömürgeci güçtü. Bu üç ülke,Almanya’yı durdurmak için birlikte hareket ettiler. Ve ünlü Sykey-Picot anlaşması ile (16 Mayıs 1916) Ortadoğu’yu, dolayısıyla Osmanlı’yı kendi aralarında paylaştılar.

Ekim Devrimi bu gizli anlaşmayı gün yüzüne çıkardıysa da, Almanya’nın yenilgisiyle Osmanlı’nın elinde kalan topraklar da büyük oranda İngiltere, Fransa, İtalya (İngiltere’ye bağlı Yunanistan) tarafından ele geçirildi. Ordusu dağıtılan ve Anadolu’ya sıkıştırılan Osmanlı’nın tabutuna son çiviler, Sevr’de çakılacaktı.

 

Sevr’den Lozan’a

Birinci emperyalist paylaşım savaşı (1914-1918) başını İngiltere’nin çektiği blokun zaferiyle sonuçlanmıştır. Her savaş sonrasında olduğu gibi ganimetin paylaşımında “galiplerin hukuku” işleyecektir.

İlk olarak Mondros mütarekesi ile Osmanlı kuşatılır. İçte asayişi sağlamak ve padişahı korumakla görevli silahlı birlikler dışında, tüm silahların teslim edilmesi şartı koşulur. Ordusuz bir devlet haline getirilerek eli-kolu bağlanır. Boğazların hakimiyeti İngilizlerdedir ve İngiliz donanmasının namluları, Saray’a çevrilmiş halde beklemektedir. Yine bu anlaşma gereğince İngiltere, herhangi bir tehdit sözkonusu olduğunda, Osmanlı’nın stratejik bölgelerini işgal edebilecektir.

İngiltere, daha önce müttefikleriyle anlaştığı şekilde Musul-Kerkük başta olmak üzere Irak’ta hakimiyetini kurar. Suriye’yi ise Fransa’ya bırakmak zorunda kalır. Savaş bitmiştir ancak, emperyalistlerin ganimeti paylaşma konusunda birbirleriyle mücadelesi bitmemiştir. Yapılan anlaşmaya göre Anadolu’nun bir kısmı İtalya’ya verilecektir. Fakat İtalya, İngiltere’ye güvenmediği için 1919’da Antalya’ya çıkarma yapar ve orada bir üs kurar. İngiltere, İtalya’nın İzmir’e doğru ilerleme planlarını durdurmak için, Yunanistan’ı İzmir’e saldırtır.

İzmir’in Yunanistan tarafından işgali, Anadolu’da direniş hareketinin başlamasında tetikleyici bir rol oynamıştır. İşgale karşı olan tüm güçleri birleştirmiş, ulusal kurtuluş savaşını büyütmüş ve Yunan ordusunu Anadolu’dan çıkartmayı başarmıştır. 

Esasında Mondros Mütarekesi sonrasında İttihat ve Terakki liderleri, Anadolu’da direnişi başlatma hazırlığına girmişlerdir. Teslim edilmesi gereken silahların bir kısmını kaçırırlar, başında Kazım Karabekir’in bulunduğu Doğu Cephesi (15. Kolordu) dağıtılmaz ve 30 bin askeri ile ulusal kurtuluş savaşının en önemli silahlı gücünü oluşturur. İttihat ve Terakki’nin başında bulunan Talat ve Enver Paşa, savaş sonrası Ermeni soykırımı başta olmak üzere savaş suçlarından yargılanacakları için Almanya’ya kaçmıştır, fakat Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Kazım Karabekir gibi pek çok İttihatçı, Anadolu’ya geçer. Keza İttihatçılar, ordu ve devlet bürokrasinin hemen her kademesinde varlığını korumaktadır.

İngiltere, Sevr anlaşması ile (10 Ağustos 1920) kazandığı zafere mührü basmayı amaçlamaktadır. Adını Fransa’nın ünlü porselenlerinin üretildiği, Paris yakınlarındaki “Sevr Porselen Fabrikası”nda toplanılmasından alan bu anlaşmaya, Osmanlı padişahı imzayı atar. Fakat Anadolu’da direniş hareketinin başlamasıyla birlikte, biri İstanbul, diğeri Ankara merkezli  “ikili iktidar” dönemi yaşanmaktadır. 23 Nisan 1920’de Ankara’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Sevr’i kabul etmediğini duyurur.

Ankara Hükümeti’nin emperyalist anlaşmayı kesin bir şekilde reddetmesinde, Anadolu’da başlayan direniş kadar, Rusya’da 1917’de gerçekleşen Ekim Devrimi’nin de büyük rolü vardır. Öyle ki, TBMM’nin dışişleriyle ilgili ilk kararı, Moskova’ya bir kurul göndermek olmuştur. 16 Mart 1921’de imzalanan “Moskova anlaşması” devletlerarası bir belge olarak TBMM’nin tanınması açısından çok önemli bir yere sahiptir.

İç ve dış faktörleri iyi değerlendiren Kemalistler, Sevr’i yırtacak ve emperyalistleri geri adım atmaya zorlayacaklardır. Bir yandan Bolşevizmin Anadolu’ya yayılacağı korkusu; diğer yandan Kemalistlerin daha savaş sürerken kendileri ile anlaşma çabaları, “evdeki bulgurdan olmama” adına kimi tavizlere razı edecektir. Yunan ordusunun yenilgisi, başkomutanı dahil subaylarının esir alınması, son noktaya getirmiştir. Lozan’ın yolu böyle açılır. 

Her büyük savaşta olduğu gibi, tek tek savaşan güçlerin iradelerinden bağımsız ortaya çıkan bir dizi faktör bir araya gelince, taraflardan hiçbirinin öngöremediği durumlar ortaya çıkmış ve istemedikleri anlaşmaları imzalamak zorunda kalmışlardır.

Emperyalistler, Lozan’da görüşmelere başlamak için, hem Ankara’yı, hem İstanbul’u temsil edecek heyetleri çağırırlar. Fakat Ankara bunu kabul etmez. Aynı günlerde padişahın İngilizlere sığınması Ankara Hükümeti’ni rahatlatır. TBMM “saltanatı kaldırılma” kararı alır. Böylece Ankara Hükümeti, tek yetkili makam haline gelir ve Dışişleri Bakanı İsmet İnönü “başdelege” olarak bir heyetle birlikte Lozan’ın yolunu tutacaktır.

 

Lozan ve Musul sorunu

Lozan görüşmelerinde en önemli konunun Musul olduğu bilinmektedir. Hemen belirtmek gerekir ki, Musul-Kerkük, Sevr’den önce İngilizler tarafından işgal edilmişti, dolayısıyla “Osmanlı toprağı” olmaktan çoktan çıkmıştı. Sevr’le İngiltere’nin yapmak istediği, bunu resmi hale getirmekti. Osmanlı padişahı da bu anlaşmayı imzalayarak Musul-Kerkük dahil bugünkü Irak topraklarını İngiltere’ye bırakmış oldu.

Fakat Sevr’i tanımadığını bildiren TBMM, anlaşmanın içeriğini de kabul etmemiş oluyordu. Dolayısıyla Musul’un İngiliz hakimiyetini tanımıyordu. Lozan’a da bu bölgeyi yeniden kendi toprakları içine alma kararıyla gitmişlerdi.

Esasında daha TBMM kurulmadan önce Osmanlı meclisi olan “Meclis-i Mebusan”, Musul-Kerkük’ü içine alan “misak-ı milli”yi kabul etmişti. TBMM de, bu yemine bağlı kalacağını ilan etti. Lozan’a bu kararla gittiler. Musul-Kerkük’ü İngiltere’den alabilmek için çok büyük bir diplomatik savaş verdiler. Hatta Amerikalılarla görüşüp bu bölgenin kendilerine bırakılması karşılığında ABD’li şirketlere kolaylık sağlayacaklarını bildirdiler. Fakat o yıllarda ABD’nin gücü, varolan durumu değiştirebilecek büyüklükte değildi.

İngiliz emperyalizmi için Irak toprakları, zengin petrol yatağı barındırdığından vazgeçilmez önemdeydi. Fransa’nın da burada gözü vardı. İngiltere, Suriye’yi Fransızlara bırakarak onu razı edebilmişti. İngiltere’nin ısrarındaki en önemli faktör, 1911 yılında İngiliz Donanma Bakanlığı’na getirilen W. Churchill’in petrolün geleceğini keşfetmiş olmasıdır. Almanya’yı ancak denizde yenebileceklerine, bunun için de İngiliz donanmasının modernleşmesi gerektiğine inanan Churchill ve Amiral Fisher, petrolün başta savaş araçlarında olmak üzere en önemli yakıt olacağını kavradılar. Savaşın bitimine doğru 1918 Temmuz’unda İngiliz Donanma Bakanlığı’nın hazırladığı dosya bu bakımdan dikkat çekicidir. (Dipnot: 1)

Petrolün önemini kavrayan tabi ki, sadece İngilizler değildi. Diğer emperyalistler de petrolden dolayı bu bölgeye göz dikmişlerdi. Emperyalistlerin bu bölgeye artan ilgisini sezen Osmanlı padişahı Abdülhamit, oraların tapusunu üzerine geçirerek kişisel arsası haline getirmişti. Fakat bu durum bile Musul’u kaybetmeyi engelleyemedi. Sonrasında Abdülhamit’in varislerinin bölgenin dedelerinin özel malı olduğunu ileri sürerek hak iddia ettikleri söylendi. Körfez Savaşı sırasında ise, Musul-Kerkük’ün petrollerinden Türkiye’ye belli bir pay verildiği konuşulur oldu.

Gerçek şuydu: Lozan’da masaya oturan Türkiye, Musul-Kerkük bölgesinin kendi hakkı olduğunu iddia ediyor. Türkiye açısından, bölgenin yeraltı zenginlikleri kadar, “doğal sınırlar” olması ve güvenlik boyutu var. Tabi ki, Kürt sorunu bu tartışmanın en önemli konusu. (Bu konuya aşağıda döneceğiz.) Başta Musul olmak üzere bazı noktalarda anlaşma sağlanamayınca görüşmeler kesiliyor. İkinci kez biraraya gelişte ise, anlaşmazlık konuları, İngiltere ve Türkiye arasında yapılacak ikili görüşmelere bırakılıyor.

1926’da yapılan anlaşma ile, Irak’ın bu bölgeden alacağı payın yüzde 10’unun 25 yıl süreyle Türkiye’ye verilmesi karara bağlanıyor. Fakat bölgede petrol üretimi, 1932’den sonra başlıyor. Irak, 1952 yılında sürenin dolduğunu belirterek ödemeyi durduruyor. Çünkü Irak , anlaşmanın yapıldığı tarihi baz alıyor. Türkiye ise petrol üretiminin başladığı tarihi. Buna göre 5 yıl daha ödeme yapılması gerekiyor ve Irak’tan 35 milyon dolar alacaklı çıkıyorlar. 1958 yılında Irak’ta askeri bir darbe gerçekleşince, alacakların lafı edilmez oluyor. Buna rağmen her yıl bütçeye Musul petrolleriyle ilgili ‘tahmini gelir’ olarak bir rakam koyuyorlar. 1986’da Saddam’ın Özal’dan “ricası” ile Özal’ın “bir daha bütçeye böyle bir kalem yazılmaması” talimatı vermesiyle konu kapanıyor.

Bunlar, ilk olarak Körfez Savaşı sırasında gündeme gelmiş ve tarihçesi ortaya serilmişti. Şimdilerde yeniden tartışılması ise, Musul operasyonuna Türkiye’nin dahil olma girişiminden kaynaklanıyor. Savaş koşullarında ortaya çıkan “akbaba refleksi” sahneleniyor. Faizler de katılarak sterlin üzerinden, ya da petrol varili hesabıyla büyük meblağlar çıkartılarak iştahlar kabartılıyor. Yazının başında da belirttiğimiz gibi, bütün bu yaygaralar, “tarihsel hak” iddiaları, savaşı kitlelerin gözünde meşrulaştırma ve çocuklarını ölüme göndermeye ikna etme çabasıdır. 

 

Lozan ve Kürtler 

Türkiye açısından Lozan anlaşması, savaşta kazandıklarını “masa”da da kabul ettirmek ve TBMM Hükümeti’nin tek temsil gücü olarak uluslararası düzeyde tanınması, meşru hale gelmesidir. Lozan’da atılan imzalar, Osmanlı İmparatorluğu yerine, yeni Türkiye Devleti’nin kurulmuş olduğunun ilanıdır. Zaten Lozan’ın hemen ardından 23 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilecektir. Onun için Lozan’a “Türkiye’nin tapusu” denmiştir.

Buna rağmen “Lozan zafer mi, yenilgi mi” tartışması, o yıllarda da yapılmıştır. Musul’un ikili görüşmelere bırakılmasını, “misak-ı milli”ye ihanet olarak görenler, “başmüzakereci” olarak İnönü’nün değişmesi isteyenler vardır. Fakat M. Kemal, her aşamada İnönü’nün arkasında durur. Zaten görüşmelerin sürdüğü günlerde sürekli haberleşmekte ve Ankara’dan yönetmeye çalışmaktadır. Bunu Nutuk’ta kendisi bizzat anlatmıştır. Yani Lozan, Atatürk’ten habersiz, İnönü’nün inisiyatifiyle kotarılmış bir anlaşma değildir. Fakat Atatürk’e doğrudan saldırmaktan çekinenler, hedefe İnönü’yü çakmıştır. Şimdilerde Erdoğan’ın “O anlaşmada masaya oturanlar, anlaşmanın hakkını veremediler!” diyerek bir kez daha İnönü’yü hedeflemesi gibi...

Türkiye ve Türkler açısından bu kadar önemli olan bir anlaşma, o döneme kadar İran ve Osmanlı arasında iki parçaya bölünmüş şekilde yaşayan Kürtler açısından; Irak, Suriye, İran ve Türkiye olmak üzere dört parçaya bölünmek ve yeni asimilasyonlara, katliamlara uğramak demektir. Bu yüzden işbirlikçiler dışında genel olarak Kürtler, Lozan’a karşıdır. Ulusal kurtuluş savaşı döneminde Kemalistlerin vaatlerine kanmış olmak, sonrasında Kürt halkına büyük sıkıntılar vermiştir.

Mustafa Kemal, değişik yer ve ortamlarda duruma uygun konuşmalar yapan bir liderdir. Saltanat ve hilafet dışında kalan tüm kesimleri birleştirmek, farklı çıkarları kendi potasında eritmek için, her yolu meşru görmüştür. Bu, onun pragmatist çizgisinin doğal sonucudur. Sınıfsal olarak temsil ettiği burjuva sınıfına da uygundur. Her ulusal burjuva gibi, kendi pazarını kurmak istemiş, kendi ulusunu yüceltmiştir. Başka türlüsünü beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır.

Özellikle de Kürdistan’ı ‘misak-ı milli’ sınırları içinde tutmak için Kürtlere bir çok vaatte bulunmuştur. Sadece TC sınırları içindeki Kürt bölgesini değil, Musul-Kerkük’ü de almak için, Lozan öncesinde “özerklik”ten, “kendi kendini yönetme hakkı”na kadar çok şey söylenmiştir. Amaçlarına ulaştıktan sonra ise, Kürtlere verilen vaatlerin hiç birinin tutulmadığını biliyoruz. 1924 Anayasası dahil temel hiçbir belgede Kürt ve Kürdistan geçmez. Aksine ‘tek dil, tek ırk, tek millet’ argümanı ile şoven milliyetçilik körüklenmiş, bunu sürekli kılmışlardır.

Fakat Lozan dahil tüm uluslararası toplantılarda, Kürtleri Türkiye sınırları içinde tutabilmek için, her tür kılıf uydurulmuştur. Örneğin Lozan’da “Kürtlerin, Türkler gibi Turan soyundan geldiği ve yüzyıllarca içiçe yaşadıkları, mecliste Kürt vekillerinin bulunduğu, Kürtlerin TC içinde kalmayı tercih ettikleri” gibi savlar ortaya atılmış ve bunlar, çeşitli belgelerle kanıtlanmaya çalışılmıştır. TBMM’de yeralan Kürt milletvekilleri de bu yönde kullanılmıştır.

Lozan’da Kürtlerle ilgili ‘referandum’u öneren, “Kürtler, Araplarla mı yoksa Türklerle mi yaşamak istiyorlar, kendileri karar versinler” diyen, Türk heyetidir. Böyle bir oylamanın kendi lehlerine sonuçlanacağından emindirler çünkü. Ancak bu öneri, İngiliz hükümeti tarafından reddedilir. Görüşmelere İngiltere adına katılan Lord Curzon, “plebisit (referandum-bn) bir milletvekilinin ya da kralın seçiminde işe yarayabilir. Ama sınırın nereden geçeceğini, birbirine girmiş halklardan oy vererek kararlaştırmasını istemek sözkonusu olamaz” der.  Elbette o da İngiltere’nin çıkarları gereği böyle konuşmaktadır. Türk heyetinin Kürtlerle ilgili öne sürdükleri savları ise adeta dalga geçerek şöyle yanıtlar: “Kürtlerin Türk soyundan olduğunu tarihte ilk defa bulup çıkaran, Türk Temsilci Heyeti olmuştur... Ankara’nın Kürt milletvekillerine gelince, onların nasıl seçilmiş olduklarını kendi kendime sormaktayım... Bütün bu insanların doğrudan doğruya atanmış oldukları ve bunlar arasında bir takımının dil bilmedikleri için Meclisin çalışmalarına katılmadıklarını herkes bilmektedir...” (Musul-Kerkük Olayı, H. Bülent Demirbaş sf: 58-59)

Y. Serhat Bucak da Özgür Gündem’de yayınlanan bir yazısında, Türk heyetinin savlarıyla ilgili benzer itirazları dile getirir. Dahası Lozan’da kullanılan Kürt milletvekillerinin hazin sonlarını da ortaya koyar.

“Kürtlerin Lozan’da kendi hür iradeleri ile TC’nin kuruluş sözleşmesine katılımları söz konusu değildir. İnönü, Lozan’a gittiğinde yanında birkaç milletvekilini birlikte götürmüş, ancak hiç kimse bu delegelerin görüşlerine başvurmadığı gibi, yine bu delegeler toplantılara dahi alınmamışlardır. Kendilerine ‘biz Türk kardeşlerimizle birlikte yaşamak istiyoruz, biz bu devletin temel grubuyuz’ diye Lozan Konferansı’na telgraf çektirilen milletvekillerinin kimisi darağacına yollanmış, kalanları da sürgüne gönderilmiştir. Kemalist rejim, kendisine sadık insanları bile Lozan’dan sonra ayakları altında paspas olarak kullanmıştır.” (28.10.04)

 

Kürt ulusal hareketinin

değişen görüşleri

Bugüne dek Kürt ulusunun haklarını savunduğunu iddia eden tüm örgütlerin ortak noktaları, Lozan’a ve Kemalizm’e karşı olmalarıdır. Fakat Öcalan’ın 1999’da tutsak düşmesinin ardından yaptığı “savunmalar”la bu gelenek bozulmuştur.  “Paradigma değişikliği” adı altında PKK’nin o güne dek savunduğu hemen tüm görüşler, “resmi ideoloji”nin tornasından geçirilir ve Öcalan’ın ağzından yinelenir. (Dipnot: 2)

Bu durum Öcalan’ın “savunmaları”yla ve sadece o dönem ile sınırlı kalsa, üzerinde fazla durmak gerekmeyebilirdi. Fakat o yıllardan itibaren PKK’nin de temel görüşleri haline geldi ve tüm süreci belirledi. Yıllar yılı “açılım”, “çözüm” denilerek AKP hükümetiyle uzlaşıldı mesela. Sadece bu kadarla da kalınmadı. “Amaca giden her yol mubah” pragmatizmi, Kürt ulusal hareketini emperyalistler ve işbirlikçileriyle uzlaşmaya ve bunu meşrulaştırmaya götürdü. Ona eklemlenen Türkiye devrimci hareketinin de anti-emperyalist niteliğini kemirdi. Bugün PYD’nin ABD ile açıktan birlikte hareket etmesine bu kesimlerce bir karşı çıkış, bir uyarı, eleştiri dahi yapılmıyor. Bu durumda bırakalım anti-emperyalizmi, anti-ABD’cilik bile sorgulanmaya muhtaç oluyor. 

Öcalan, bizzat ABD’nin hazırladığı uluslararası komplo ile tutsak alınmıştır, fakat “savunmaları” dahil hiç bir belgede, ABD aleyhinde tek bir sözü yoktur. Hatta ABD’nin başını çektiği emperyalizmin Balkanlardaki politikasını, Kürt sorununun çözümü için önerebilmiştir. “Bosna, Kosova, daha önceki şiddetin bir an önce durmasının ve sonuçta barış görüşmelerinin çözüme kavuştuğunu, çağdaş yolun bu olduğunu kanıtlamaktadır.” (Kürt Sorununda Demokratik Çözüm Bildirgesi, Mem Yayınları sf 133, abç)

Aynı şekilde ABD ve işbirlikçilerinin Latin Amerika’daki gerilla örgütlerini tasfiyeyi amaçlayan “barış görüşmeleri” de övülmekte, Türk egemenlerine bu yol tavsiye edilmektedir. Zaten “çözüm süreci”ne böyle başlanmıştır. Sürecin AKP tarafından bozulması, yeni emperyalist savaşın geldiği bugünkü nokta ile ilgilidir.

Öcalan-HDP heyeti arasında İmralı’da yapılan görüşmelerde, Öcalan’ın PYD’yi sürekli olarak ÖSO ile birlikte hareket etmeye çağırması, Türkiye’nin Suriye politikasına uygun hale getirme çabasıdır. “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa” adıyla Mezopotamya Yayınları tarafından yayınlanan “İmralı notları” bu görüşmelerde Suriye’nin çok önemli bir yer kapladığını göstermektedir. Türk egemenleri, “çözüm süreci”ni Suriye savaşında ellerini güçlendirmek için kullanmıştır. Öcalan’ın izin verilen ünlü Newroz mesajlarında “İslam kardeşliği”ne yapılan vurgular, Çanakkale ve “misak-ı milli” hatırlatmaları, hepsi Kürt halkını ABD-AKP çizgisine uyumlu hale getirmeye dönüktür.

“İmralı notları”nda Öcalan’ın da “Halep’in kuzeyinden başlar misak-ı milli” dediğini görüyoruz. Ve AKP hükümetine “oraya tel örgü dikmek yerine sınırları kaldırmalısın” diye seslenmekte, “El Nusra gibi çeteleri destekleyeceğine, İran’ın Hizbullah’ı desteklemesi gibi, PYD’yi desteklemesi gerektiği” söylenmektedir. (Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa, sf: 182)

Bir başka görüşmede ise şunları söylüyor: “1925 sonrası ‘misak-ı milli’nin parçalanması, aslında Kürt parçalanmasıdır. Musul, Kerkük ve Halep’in kuzeyi Kürt bölgeleridir. O dönem aslında parlamentoda bulunan Kürt vekiller, ‘Kürt coğrafyasını böyle dışarıda bırakamazsınız’ diye kıyameti koparıyor. Bizler Ortadoğu Konfederasyonu derken bunun yeniden canlandırılmasından söz ediyoruz.” (age, sf 41)

Öcalan’ın bu sözlerini, son kitabı “Rojava”da aktaran Fehim Taştekin, ardından şu yorumu yapıyor: “Suriye krizi boyunca verilen refleksler dikkate alındığında, ‘Yeni Osmanlıcılık’ tahayyülün Türk yüzünde Ahmet Davutoğlu, Kürt yüzünde Abdullah Öcalan vardı. Birbirini görmeyen, birbirini anlamayan iki yüz...” (Rojava-Kürtlerin Zamanı, İletişim yay. Sf 204)

Yukarıda belirttiğimiz gibi savaşlar, her zaman savaşa müdahil olanların, irade ve isteği doğrultusunda ilerlemez. Hele ki dünya savaşı gibi aktörlerin çok olduğu ve her birinin farklı hamleler yaptığı savaşlarda bu daha geçerlidir. Öncesinde planlanmayan, hiç hesapta olmayan faktörler ortaya çıkar. Bu durum, ittifakları, safları, hedefleri değiştirmek zorunda bırakır. Hiç kimsenin isteklerinin tam karşılanmadığı durumlar oluşur. Suriye savaşı ve en son Musul operasyonunda bunların hepsini görebiliyoruz. Savaşın bu özgün durumu, ABD-AKP ittifakını da sarsmış ve onu farklı arayışlara itmiştir. “Çözüm süreci”nin son bulması da bu çatırdamanın bir sonucudur.

Bugün gelinen aşamada PKK-PYD bu savaştan en kazançlı çıkan örgüt görünüyor. Bunda Öcalan’ın çağrılarına rağmen PYD’nin farklı bir siyaset izlemek zorunda kalması belirleyici olmuştur. ÖSO’nun PYD’nin taleplerini kabul etmemesi, diğer yandan Esad rejiminin kendi çıkarları gereği PYD’ye göz yumması gibi faktörler, “üçüncü yol” denilen, iki tarafa mesafeli duruşu getirmiştir. Öcalan yer yer “üçüncü yol”u benimseyen sözler de sarfetmiştir, fakat bunlar başarının kesinleştiği noktada söylenmiştir. Öcalan’ın pragmatizmi hem öyle hem böyle konuşmaya uygundur. Fakat her aşamada ısrarla PYD’yi ÖSO ile ittifak yapmak konusunda zorlamaya devam etmiştir.

Savaş henüz bitmiş değil. PYD’nin başlangıçta izlediği bu görece bağımsız çizgi, bugün ABD ile işbirliğine evrilmiş durumdadır. Bu durum Rusya ve Suriye rejimi ile ilişkilerini farklılaştıracaktır. Dahası Rakka operasyonuna katılması durumunda, Arap halklarının tepkisini de üzerine çekecektir. Savaşın sonunda Rojava’da bir Kürt federasyonu ya da özerk bir yapı oluşsa dahi, geleceği oldukça sorunlu ve kırılgan olacaktır. Savaşa ve sömürüye karşı tüm halkları birleştirip sosyalizme yürünmediği taktirde, geçici başarılar elde edilse bile, nihai zafer elde edilemeyecektir. En fazla sömürücü sınıfların ulusal yapısının değiştiği ama sömürünün devam ettiği bir yapı ortaya çıkacaktır. Bunun da kapitalizme özgü sorunları çözemeyeceği, dolayısıyla halklar arası sürtüşmelere yol açacağı ortadadır.

 

Sonuç yerine

Yazımızın başında, savaş dönemlerinde egemen sınıfların kitlelerin gözünde savaşı meşrulaştırmak ve onları savaşa sürükleyebilmek için “tarihsel haksızlıkları giderme” argümanını öne çıkardıklarını söylemiştik. Türk egemen sınıflarının da Lozan, Musul-Kerkük, misak-ı milli tartışmalarını, hep böyle dönemlerde yükseltmesi, bunun bir kanıtıdır. Bir de geçmişi imparatorluğa dayandığı, onun mirasını devraldığı için, fetihçi-yayılmacı duyguları kabartabilmektedir. Dün “Adriyatik’ten Çin’e” ya da “Yemen’den Galiçya”ya diye atılan nutuklar, bugün “Halep’in kuzeyinden Musul’a” çizilen “misak-ı milli” sınırlarına, “Lozan’da kaybettiğimiz topraklar”a evrilmiştir.   

Ancak ortaya çıkan fırsatlar ve ondan yararlanma isteği ile onu başarabilme şansı ve olanağı aynı şeyler değildir. Bu arzu ile, onu gerçekten başarabilme gücünü birbirine karıştırmamak gerekir. Emperyalist sistemde, hegemonya ve nüfuz alanları için yürütülen mücadelenin başarısı, imkanlarla değil, güç ilişkileriyle belirlenir. Bu sistem içerisinde, sermaye ve güç oranı dışında başka bir paylaşım kuralı olabileceğini sanmak, emperyalizmin temel özelliklerinden hiçbir şey anlamamak demektir.

Bunu egemen sınıflar çok iyi bilmektedir. Ancak bunu bilmeleri, bu tür demagoji ve yalana başvurmalarına engel değildir. Kitleleri maniple etmek için, özellikle savaş dönemlerinde buna ihtiyaç duyarlar. Egemen sınıf sözcülerinin görevi de budur. Hatta bu demagojilere ne kadar teorik kılıflar uydurur, tarihsel göndermelerle haklılık zemini yaratabilirse, o kadar başarılı sayılırlar. Tıpkı Körfez Savaşı’ndan bu yana tarihi gerçeklerle oynadıkları ve Türkiye’yi ‘bölgesel güç’, ‘lider ülke’ gibi abartılı yaftalarla büyüttükleri gibi...

Ortadoğu gibi zengin petrol yataklarının bulunduğu bir bölgede, hegemonya rekabetinin gerçek aktörleri; ABD, AB, Rusya gibi büyük emperyalistlerdir. Türkiye bu arenada başa güreşemez. O yüzden tercihini, bir emperyaliste karşı, diğerinin yanında saf tutarak yapmaktadır.

Tarihsel deneyimler de göstermiştir ki, hiç bir emperyalist ülke, aslan payını garantiye almadan, kimseyle paylaşmaya yanaşmaz. Hele ki, Türkiye gibi kendi iç pazarına bile egemen olamayan bir ülkeye hiç şans tanımaz. Dolayısıyla Türkiye’nin bölgede önemli bir rol oynayabileceği, kendi nüfuzunu kurabileceği üzerine ortaya atılan tüm görüşler, maddi temelden yoksundur, demagojiktir ve defalarca kez çökmüştür. Bugün de onca şişirilmeye rağmen, aynı akıbetle karşı karşıyadır. 

 

 

DİPNOTLAR

(1) “İngiliz İmparatorluğu’nda petrol durumu” başlıklı dosyada, “İran ve Mezopotamya petrol havzalarını kontrol eden gücün, gelecekte hidrokarbür kaynaklarından yararlanma olanağını da elde edeceği” belirtiliyordu. Ve İngiltere’nin “İran ve Mezopotamya’da elde ettiği petrol sahalarının yanı sıra  Britanya İmparatorluğu topraklarında ilerde açılacak petrol kuyularını ne pahasına olursa olsun korumalı ve hangi kisveye bürünürse bürünsün, herhangi bir yabancı çıkarın müdahalesine izin verilmemeli” deniyordu. İngilizler, bu kararlar ışığında, savaş sonrası da petrol bölgeleri üzerindeki tahakkümlerini korumada ısrarlı oldular.

 

(2) “Kürt Sorununda Demokratik Çözüm Bildirgesi” adıyla Mem Yayınları tarafından basılan Öcalan’ın “savunmaları”nda, ordu, misak-ı milli, Kemalizm hakkında önceki görüşleriyle yüzseksen derece zıt görüşler ifade edilmiştir: “Türkiye’yi Misak-ı Milli olarak başta ortak bir vatan olarak kabul, hem Kürtler hem Türkler için bir ulusal yemin olarak kabul edilir.” (sf: 122) “Ortak hareket ve bunda Atatürk’ün kurucu rolü, bugünkü vatanın gerçekleşmesinin esas nedenidir. Buna hep minnettarız. Bunu tartışmak bile tarihe saygısızlıktır, kendini tanımamaktır.” (sf: 124) “Atatürk’te ne özel bir demokrasi karşıtlığı, ne de Kürt aleyhtarlığı sözkonusudur.” (sf: 41) “Ordu en demokratik görünen partilerden bile daha duyarlı, demokrasinin ölçütlerini hatırlatıyor... Ordu bugün demokratik aşamanın karşısında bir tehdit değil, tersine sağlıklı aşama yapmasının ve işlenmesinin teminat gücü konumundadır.” (sf: 97)

Irak’ın ABD tarafından işgalinin arifesinde Türk egemenlerinin Irak’a dönük hak iddialarını pekiştirecek tarzda şunları da söylemiştir: “Kürtlerin en ağırlıklı bölümü, yüzde yetmişlere varan kısmı Türkiye’de olduğu için, diğer parçalar veya alanlardaki Kürtler ve birlikte yaşadıkları Türkmenler de Misak-ı Milli gereği Türkiye’den sayılırlar. (sf: 124 abç)  “Misak-ı Milli’nin dışında kalan parçalardaki Kürt-Türkmen topluluklarına, en azından yaşadıkları devlet içinde soykırıma uğramadan demokratik kimlikleriyle yaşamalarına, Türkiye Cumhuriyeti’nin yardımı hem ahlaki hem siyasi bir görevdir diyorum. Bir başka devletin iç işlerine karışma değildir. Tarihi ve insani bir yaklaşımdır.” (sf: 162, abç) “Türkiye’nin iç barışından aldığı güçle, bölgede lider ülke olarak hamle gücüne kavuşacağı kesindir. Ortadoğu’da liderlik dönemi, Ortaasya’dan Balkanlar ve Kafkaslar’a kadar etkili olma anlamına gelecektir... bir çok çelişki ve sorun olan bu bölgelere haklı bir müdahale ve desteğin verilmesi ve istenmesine de yol açacaktır.” (sf: 165 abç)

Son Güncelleme: 05 Aralık 2016