site-arsivi

Son kitap

isci-brosurleri

İşçi broşürleri çıktı.

Kitapçılardan veya büromuzdan alabilirsiniz.

1 Kasım seçimlerinin ardından...

sandik-oy

Türkiye tarihinde bir ilk gerçekleşti ve 5 ay içinde iki kez “genel seçim” yapıldı. Bu belki dünyada bile görülmemiş bir olaydı. Ama bunu sadece AKP’ye bağlamak eksik ve yanlış olur. AKP’nin her tür keyfiyetine, dayatmasına boyuneğen muhalefet partilerinin de bunda payı vardır. Bu “başarı” hepsinindir. 1 Kasım seçimleri de bunun bir sonucudur.

Şimdi yine elbirliği ile 1 Kasım seçimlerini kutsuyorlar! AKP’nin yüzde 40’tan 49’a fırlayan oy oranını gerekçelendiriyorlar! 5 ay içinde yüzde 9’luk farkı açıklayabilmek için adeta kırk takla atıyorlar. Kimisi sözde bilimsel analizlerle “Türkiye halkının sosyolojisi”nden giriyor, psikolojisinden çıkıyor. Kimisi de “seçimi kazanmanın 10 sırrı” gibi çarpıcı manşetlerle herkesin bildiği “sır”ları, mistik bir havayla kitleye sunuyor. Meğerse AKP neleri başarmış, neleri?!

Aynı kişiler, seçimden bir gün önce AKP ve Erdoğan’ın yanlışlarını bir bir sıralamıştır. AKP’nin tek başına hükümet kuracak oyu asla alamayacağını söylemiştir. En sivrisi, AKP’nin bir-iki puan yükseleceğini belirtmiştir. Zaten AKP’li anket şirketleri de bu kadar abartabilmişti.

Durum böylesine açıkken, şimdi AKP’deki yüzde 9 artışın “sırrı”na ermeye çalışıyorlar! Onu “anlamlandırma” yarışı içindeler. Tersten AKP 5 ay içinde yüzde 9 oy kaybetseydi, -ki bunun mantıki nedenleri çok daha fazladır- aynı kişiler bu kez AKP’yi yerden yere vuracaktı. Ve tabi “Türkiye halkının sosyolojisi, psikolojisi” de farklı yazılacaktı!

Sadece AKP için değil, CHP, MHP, HDP için de 1 Kasım seçimlerinde aldıkları söylenen oylara göre yorumlar yapılıyor. Tek kriter; YSK’nın açıkladığı seçim sonuçları! Her şey bu sonuçların prizmasından geçirilerek sunuluyor.

Örneğin CHP’nin seçim vaatlerini yere göğe sığdıramayanlar, Kılıçdaroğlu’nu “uzlaşmacı lider” olarak allayıp pullayanlar ve CHP’nin oylarını arttıracağını söyleyenler, seçimlerden sonra CHP’ye veryansın ediyor. Keza savaşın şiddetlendiği dönemlerde Türk ve Kürt milliyetçiliğinin yükseleceği, bunun MHP ve HDP’ye yarayacağı konusunda hemfikir olanlar, şimdi Bahçeli’nin “hayırcı tutumu”, “HDP’nin PKK ile arasına mesafe koymaması” gibi bayatlamış sözleri yineleyip duruyorlar.

 

Seçim sonuçlarına saygı duymak!?

Bunu yalnız burjuva kalemşorları yapsa, çok fazla yadırganmaz. Ancak kendilerine sol, sosyalist, demokrat diyen pek çok kurum ve kişi de aynı koroya katıldı. Böylece hep birlikte seçim sonuçlarını akladılar!

Muhalefet partilerinden düzen muhalifi kesimlere kadar birçok kişi, sözlerine şu klişeyle başlıyor: “Elbette seçim sonuçlarına saygı duyuyoruz!” Eleştirilerini sıralasa da illa ki bu sözü sarfetme gereği duyuyorlar. Neden? Erdoğan ve AKP, 7 Haziran sonuçlarına saygı duydu mu ki, siz 1 Kasım’a saygı duyuyorsunuz?

Bırakalım devrimci bir duruşu, burjuva anlamda bile muhalefet yapmıyorlar. Bu seçimlere katılarak AKP’nin her tür dalaveresine göz yumdular çünkü. Avaz avaz kitleleri sandığa çağırdılar, AKP’yi sandıkta devireceklerini söylediler. Dolayısıyla 1 Kasım seçimlerinin sonuçlarından sorumluydular. O yüzden de itirazsız kabullendiler, dahası kitleleri de kabullendirmeye zorladılar.

Peki halk bu sonuçları kabullenmek, “saygı duymak” zorunda mı?

Sadece bu sonuçlara değil, burjuva sistemde hiçbir seçim sonucuna saygı duyulamaz! Çünkü bu sistemde seçimler, egemen sınıfların iktidarını pekiştirmek için yapılır. Kitleler kendi istediği gibi yönetildiği yalanına inansın diye kullanılır. Her tür anti-demokratik yöntemle, yalan ve demagojiyle, baskı ve şiddetle kitleleri yönlendirmekle yetinmezler, gerektiğinde sandığa attığı oyu bile değiştirirler. 

Unutulmamalı ki, Hitler de girdiği tüm seçimleri kazanarak iktidara geldi ve konumunu pekiştirdi. En son yüzde 53 oranında oy almıştı. Benzer bir durumu, Mussolini’den Franko’ya, Pinochet’ten Evren’e tüm faşist diktatörler için söyleyebiliriz. Sandık, faşizmi aklamanın bir aracı olarak kullanılıyorsa, onu kutsamak değil, yıkıp geçmek gerekir. Tarihte faşist diktatörlerin yıkılması da ancak bu şekilde olmuştur.

 

7 Haziran’dan 1 Kasım’a

ne değişti?

AKP, ilk kez 7 Haziran seçimlerinde “tek başına hükümet” olamamıştı. Ortada yasal hiç bir neden yokken, 7 Haziran seçimlerini tanımadı. Koalisyon görüşmeleri ile aylarca kitleleri oyaladı. Diğer muhalefet partileri de buna ortak oldular.

 Bu süre içinde faşist baskı ve terör arttırıldı. İŞİD çeteleriyle katliamlar yapıldı. Kürt halkına karşı savaş tırmandırıldı. “Özel güvenlik bölgeleri” ve sokağa çıkma yasakları ile ölüm kustular. Binlerce gözaltı ve tutuklama yapıldı. Paramiliter güçler HDP binalarına saldırdı, Kürt esnafların dükkanları ateşe verildi, Kürtçe konuştuğu için insanlar öldürüldü. Ankara’nın göbeğinde bombalar patladı. 5 ay içinde yaklaşık bin kişi yaşamını yitirdi.

Böylesi bir ortamda AKP “yeniden seçim”i dayattı. Ve “seçim hükümeti” adıyla AKP hükümetine devam edildi. Muhalefet partileri “yeniden seçim” dayatmasını kabul ettiği gibi, HDP “seçim hükümeti”ne bakan bile verdi.

1 Kasım seçimlerinin ardından muhalif partiler, seçimlerin “adil, eşit ve demokratik olmadığı”nı söylüyor ve bu durumdan yakınıyorlar. Yukarıda belirttiğimiz gibi, burjuva sistemde hiçbir seçim “adil, eşit ve demokratik” değildir. Ancak bazı dönemlerde bu durum had safhaya çıkar. 1 Kasım seçimleri ise, her yönden gayri-meşruydu, anti-demokratikti, kendi yasalarını bile çiğneyen keyfi bir dayatmaydı. Buna rağmen HDP dahil hiçbir parti, bu koşullarda seçimlere gitmeyeceklerini söylemedi. “Adil, eşit, demokratik” olmadığını söyledikleri seçimlere meşruiyet kazandırdılar. 

Şimdi deniyor ki, AKP halkı terörize ederek oylarını arttırdı! “Kurbanın kendi celladına sevdalanması” türü hikayeler anlatılıyor. Hiçbir zorba, halkın sevgisini kazanamaz. Korkuyla verilen rızalar ise, zorbanın gücünden değil, ona karşı ciddi bir direnişin gösterilmemesinden kaynaklanır. Onun için bir kez daha yineliyoruz ki, bu AKP’nin başarısı değil, onun her dayatmasına boyuneğen muhalefetin silikliğidir. Kitlelere güven vermeyen pasif ve edilgen tutumudur.

 

Seçim hileleri neden yok sayılıyor?

Tüm partilerin ortak hareket ettiği bir diğer konu, AKP’nin seçim hileleri üzerinde durmamaktır.

Düne kadar “AKP hükümette kalmak için her şeyi yapar” diyenler, nedense bu “her şey”in içinde, AKP’nin oldukça ustalaştığı oy hırsızlıklarını, seçim hilelerini saymıyor. Ya da en fazla dil ucuyla lafını ediyor, ama üzerine gitmiyor.

Oysa AKP’nin 7 Haziran sonuçlarından sonra “yeniden seçim” derken, bu kez tek başına hükümet olabilmek için seçim hileleri de dahil olmak üzere her şeyi yapacağı baştan belliydi. En başta, 2007 yılından itibaren uygulamaya sokulan SEÇSİS, hileli sonuçlarından dolayı sabıkalıydı. O yüzden birçok ülkede yasaklanmıştı. Ama Türkiye’de halen bu sistem uygulanıyor. Bu sistemde, saniyenin yüzde biri gibi bir sürede rakamların değiştirildiği biliniyor.

Keza seçmen listelerinde oynamalar, birçok seçmeni silip yerine yeni seçmen eklemeler, küçük oy farkı olan yerlere seçmen kaydırma vb. her tür seçim hilesinin 1 Kasım öncesinde de yapıldığı gözlenmişti. Aynı şekilde polislerin birden fazla yerde oy kullanmaları, bu kez çok daha yaygın ve aleni bir hal aldı.

Diğer yandan 1 Kasım seçim sonuçları, öncekilerden çok daha hızlı biçimde kesinleşti. Öyle ki, iki saat içinde sandıkların yüzde 90’ı açılmış olarak televizyon ekranlarına yansırken, İstanbul’un birçok ilçesinde sandık görevlileri, daha tutanakları teslim etmediklerini söylüyordu. Ankara’daki katliamda 3 gün boyunca ölenleri saymayı başaramayan devlet, 50 milyon kişinin oylarını 2 saat içinde saymıştı!

Seçim hilelerine dair söylenecek daha çok söz, çok delil var. Bunların bazıları medyaya da yansıdı. Seçimlerden sonra gerek HDP’li gerekse CHP’li milletvekili adaylarından itirazlar geldi. Seçim hilesi yapıldığına dair kanıtlar ortaya sürdüler, il seçim kurullarına ve YSK’ya başvurular yaptılar.

Fakat parti genel merkezleri bunlarla ilgilenmiyor. Zaten HDP, 1 Kasım günü, eşbaşkanlarıyla kameraların karşısına geçip, seçim sonuçlarını kabullendiklerini duyuran ilk parti oldu. Ardından Kılıçdaroğlu, “seçim sonuçlarına saygılıyız”la başlayan konuşmasını yaptı.

Her iki parti de bu sonuçlara tepki duyan kitleleri, zaman geçirmeksizin yatıştırma çabasına girdiler. Öfkenin sokağa taşmasını önleyen itfaiyeci rolünü üstlendiler. Çünkü seçimlerde kitlelerin ilk andaki öfkesinin eyleme dönüşmesini durdurmak, sistem açısından çok önemliydi. Sonrasında yapılan itirazlar, nasıl olsa “yargı süreci” denilerek oyalanıyor ve hasıraltı edilebiliyordu. Davutoğlu’nun bile konuşmasına “kimse yenilmedi, hepimiz kazandık” diye başlaması, Erdoğan’ın seçim sonrası “balkon konuşmaları”nın hep daha yumuşak olması, kitlelerin öfkesini yatıştırmak içindir.

Bu tabloya 1 Kasım seçimlerinde  “Oy ve ötesi” gibi liberal burjuva topluluklar da eklendi. Elindeki seçim hilelerini tam da gerekli olan zamanda, seçim akşamı değil de, ertesi gün açıklayacağını duyurarak, AKP’ye nefes aldırdı. Ertesi gün ise “hileler, seçim sonuçlarını etkileyecek boyutta değil” diyerek, sistemi iyice rahatlattı. Birçok yerde AKP’nin engellemeleriyle karşılaştığı halde, buna karşı ciddi bir tavır göstermeyen “Oy ve ötesi” hem parlamentoya umudunu pompalama, hem de seçim hilelerini aklama gibi uğursuz rolü başarıyla yerine getirdi.

Kısacası, faşizmin suçlarını örtme görevi, her zaman olduğu gibi yine sosyal-demokratlara, liberallere, reformistlere düştü!

 

Şimdi ne olacak?

AKP’nin yeniden tek başına hükümet olması, büyük bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı yarattı. Ardından korku ve panik havası yayıldı. Bu tür durumlarda her zaman olduğu gibi ilk fire aydınlardan geldi. Gazetede yazmayı-televizyonda program yapmayı bıraktığını söyleyenlerden, ülkeyi terkettiğini açıklayanlara kadar birçok gazeteci-yazar, “benden bu kadar” diyerek havlu attı. Aziz Nesin’in, halkın çoğunluğunun aptal olduğuna dair sözleri yeniden prim yaptı. “Bu halk adam olmaz” diyenlerin sesi yükselmeye başladı.

Kısacası Haziran direnişiyle kırılan kitlelere güvensizlik, 1 Kasım’la yeniden hortladı. AKP’nin son 5 ay içinde yaptıkları sıralanarak, yüzde 49 ile bundan sonra çok daha kötü olacağına dair korku senaryoları ortalığı kapladı. Her şeyi egemenlerin belirleyeceğini düşünen küçük-burjuva ruh hali baskın hale geldi. Öyle ki, Demirtaş bile, 1 Kasım akşamı yaptığı konuşmada, “2019 seçimlerine hazırlanmak gerektiği”nden bahsetti. Sanki 4 yıl boyunca hiç seçim yapılmayacak ve bu süre zarfında AKP tek başına hükümette kalabilecekmiş gibi!..

Bu, sınıf mücadelesini, halkın gücünü dikkate almayan, halka güvenmeyen bir bakışaçısıdır. Elbette AKP hükümeti, baskı ve şiddeti daha da arttırabilir. Zaten seçimlerden sonra hem Kürdistan’da sokağa çıkma yasakları ve katliamlar sürüyor, hem de Türkiye’de en küçük hak alma mücadelesine vahşice saldırıyorlar. YÖK’e karşı yapılan eylemlerde bunu çok net gördük. İddia edildiği gibi faşist saldırganlık, sadece seçimleri kazanmak için artırılmadı. Savaşa girmeye hazırlanan her devlet gibi, önce “cephe gerisi”ni bastırma güdüsüyle hareket ediyorlar.

İç ve dış koşullar faşizmin saldırganlığının daha da artacağını gösteriyor. Bu madalyonun bir yüzüdür. Diğer yüzünde ise, işçi ve emekçilerin bu duruma göstereceği reaksiyon var. Kürt halkının bitmeyen direnişi, gençliğin kabına sığmayan dinamizmi var. Kısacası halkın biriken öfkesinin ne zaman ve nasıl patlayacağını kimse bilemez. AKP’nin geleceği de dahil olmak üzere, Türkiye’deki gelişmeleri bu güçler dengesi belirleyecektir.

1 Kasım seçimlerini ardından “şimdi ne olacak” sorusunun yanıtı da buradadır. Komünist ve devrimciler, seçimlerin çözüm olmayacağını, kurtuluşun sandıktan değil, sokaktan geçtiğini yıllardır söylüyorlar. 1 Kasım seçimleri bu gerçeği pratik olarak da bir kez daha teyit etti. 1 Kasım, son yıllarda artan parlamentarist hayallerin nasıl bir hüsrana yol açtığını ortaya koydu.

Burjuva kurumlarına değil, kitlelerin gücüne güvenerek sınıf mücadelesini yükseltmekten başka çare yoktur. Şimdi kitleleri kendi deneyimleriyle eğiterek, daha örgütlü ve birleşik mücadeleyi örme zamanıdır.