site-arsivi

Son kitap

isci-brosurleri

İşçi broşürleri çıktı.

Kitapçılardan veya büromuzdan alabilirsiniz.

Avrupa’da yükselen kitle hareketi ve Syriza’nın zaferi

arka-yazi

Syriza ile ilgili ilk tartışma da burada başladı. ANEL partisi, milliyetçi, muhafazakar, homofobik, anti-Semitik, İslam düşmanı bir parti. “Budistler, Yahudiler ve Müslümanlar vergi ödemez” diyen Kammenos’un partisi ile Syriza’nın tek ortak noktası, ikisinin de AB’nin kurtarma paketlerine karşı olması. Biri sağdan-ulusalcı zeminden, diğeri soldan, kurtarma paketlerine karşı propaganda yürüttüler seçim dönemi boyunca. Üstelik koalisyon, seçimlerden hemen bir gün sonra kurulmuştu. Yani iki taraf açısından da, bu koalisyon ihtimali seçimlerden önce gündeme gelmiş ve kararlaştırılmıştı.

Syriza’nın zaferi öylesine büyük alkışlarla karşılandı ki, çok daha önemli bir gerçek gözlerden kaçırıldı. O da, 25 Ocak seçimlerine katılımın, yüzde 64 gibi düşük bir düzeyde kalmasıydı. Yani her üç Yunanlı’dan birisi, Syriza da dahil olmak üzere, parlamentoda kendisi için bir çözüm görmediğini ifade etmiş oldu.

Seçimin sürprizi PASOK’un uğradığı hezimetti. Albaylar Cuntası’na karşı direnişin içinden doğan PASOK, sadece yüzde 4.6 oy alarak 7. sıraya düştü. Ana muhalefet partisi, yüzde 27.8 oyla muhafazakar Yeni Demokrasi Partisi oldu. Faşist Altın Şafak partisinin yüzde 6 oy alması, faşistlerin oyunun son seçimlerden bu yana düştüğünü gösteriyordu. Syriza’ya karşı tepkisini açıkça ifade eden Yunanistan Komünist Partisi ise, yüzde 5.4 oy ile, parlamentodaki yerini korudu.

 

Syriza’nın önlenemez yükselişi

Syriza (Synaspismos Rizospastikis Aristeras-Radikal Sol Koalisyon), 2004 yılından bu yana siyaset sahnesinde yerini almıştı. Maoculardan Troçkistlere, çevrecilerden feministlere, reformistlerden Euro-komünistlere kadar çok geniş bir bileşim, 2004 yılında “seçim ittifakı” olarak biraraya gelmişti. Seçimlerde yüzde 3.3 oy aldılar ve parlamentoya girdiler.

Avrupa Sosyal Forumu’nun, Yunan Sosyal Forumu ayağına da bu ittifak öncülük ediyordu. 2006 yılında Atina’da Avrupa Sosyal Forumu’nun örgütlenmesindeki başarısıyla güçlendi.

Yunanistan Komünist Partisi bu ittifaka hep mesafeli durdu, hatta genel olarak açıktan eleştirdi. İttifak kendi içinde de çeşitli tartışmalar, hegemonya savaşları, iç dalgalanmalar, ayrılmalar ve yeni katılımlar yaşadı. 2007 seçimlerinde oyunu yüzde 5’e çıkarınca, özgüveni arttı. 2008 yılında ittifakın başkanlığına Çipras seçildi. Çipras’ın popülaritesi, Syriza’yı daha da güçlendirdi.

2010’dan itibaren ise, yaşanan ekonomik kriz, Yunanistan’ın “iflası” ve AB’nin dayattığı ekonomik saldırı paketleri, Syriza’nın vaatlerinin kitlelerde yankı bulmasına neden oldu. İşsizlik ve yoksullaşma arttıkça, Syriza seçimlerde oy patlamaları gerçekleştirdi. 2012’de koalisyon kimliğinden parti kimliğine geçiş yapan Syriza, Mayıs 2012’de yüzde 16.8, Haziran 2012’de ise yüzde 26.7 oy alarak meclisteki ikinci büyük parti konumuna yükseldi. Kriz ve ona karşı eylemler yükseldikçe, Syriza da büyüdü, oylarını artırdı.

 

Krizin faturasını ödememek için

Syriza’nın bu yükselişi, 2001 krizinin ardından Latin Amerika ülkelerinde, 2008 krizinin ardından dünya genelinde kitlelerde başlayan arayışların bir benzeridir. Burjuvazi kriz dönemlerinde bile kar patlamaları gerçekleştirmeye çalışırken, kitleler artık krizin faturasını ödememek için harekete geçiyorlar.

Emperyalist-kapitalist dünya ekonomisinin döngüsü, benzer biçimde kendisini gösteriyor. Ekonomik refah döneminde burjuvazi, büyük üretim ve kar patlamaları yaşarken, kriz patlak verdiği anda fatura bütünüyle kitlelere çıkartılmaya çalışılıyor. Burjuvazi, kriz döneminde bile vurgunlar vurmaya çalışırken, kitleler İMF’nin “acı reçeteleri” ile boğuşuyor. Özelleştirme, işçi kıyımları, kamu harcamalarının (yani memur-emekli maaşlarının, sağlık harcamalarının vb) kısılması, yoksullaşma ve mülksüzleşme sağanak halinde kitlelerin üzerine yağıyor. Bu dönemde elde edilen özelleştirme gelirleri ve alınan krediler yine bazı patronlara hortumlanıyor; devlet kademelerinde yozlaşma, hırsızlık ve yolsuzluklar ayyuka çıkıyor ve devlet, iflas ettiğini, maaş ödeyemeyeceğini, ekonominin çöktüğünü vb. vb anlatarak, kitlelerin daha da yoksullaşmasına neden olacak adımlar atmaya kalkıyor.

Üstelik buna bir de, saldırı altında olan halkı aşağılamak da ekleniyor. Mesela Yunan halkının “tembel, rahatına düşkün, Avrupa’nın şımarık çocuğu” olduğu yolundaki bombardıman, krizin sorumluluğunu halkın üzerine yıkma çabasının en önemli parçasını oluşturdu. 

Oysa gerçekte, krize karşı çare diye pazarlanan reçeteler, krizi daha da büyütmekten başka bir işe yaramıyor. Üretilen ya da borç olarak ülkeye giren zenginlikler, hem emperyalist hem de yerli-işbirlikçi burjuvazi tarafından gaspedildikçe, krizden çıkma ihtimali de kalmıyor. Mesela Yunanistan’ın AB’ye girmesinden bugüne AB fonlarından beslendiği, üretim yapmadığı, tembelleştiği söyleniyor. Gerçekten de AB, Yunanistan ekonomisinin ve sanayisinin dışa bağımlı olmasını sağlamak için üretimi yoketti. Ama AB fonları asıl olarak Yunan halkının ihtiyaçlarına değil, yine emperyalistlerin çıkarına kullanıldı. AB fonlarının harcandığı en büyük kalem, Almanya’dan silah alımıdır.

 

Dünyada “sol” dalga

Kitleler, artık kendilerine nasıl yalan söylendiğini, zenginliklerin nereye akıtıldığını, kendisinin neden yoksullaştığını çok daha fazla görüyor, anlıyor. Ve bu döngüden kurtulma çabası, arayışları artıyor.

İlk dalga, 2001’de Latin Amerika’dan patladı. Arjantin’de, üstüste kitle hareketleri ve direnişler yaşandı, fabrikalara el konuldu, bazı patronlar ülkeden kaçtı, iki ay içinde birkaç defa hükümet değişikliği yapıldı ve sonunda hükümet iflas ettiğini, uluslararası kurumlara olan borçlarını ödemeyeceğini açıkladı. Kitlelerin isyanı, hem Arjantin burjuvazisini hem de emperyalistleri geri adım atmak zorunda bırakmıştı. Arjantin ile emperyalist kurumlar bir ara çözüm bularak, borçların faizlerini silip anaparayı da yapılandırdılar ve taksitlere böldüler; ama Arjantin isyanından geriye “patronsuz fabrikalarda işçilerin yönetimi-üretimi” gibi, dünya halkları açısından son derece çarpıcı bir örnek kaldı.

Arjantin’in hemen arkasından, 2002 yılında Brezilya’da Lula da Silva seçimleri kazanarak hükümet kuran ilk “solcu” başkan oldu. Brezilya’da direnişin simgesine dönüşen “Topraksızlar Hareketi”ne karşı duyarsızlığı, ABD ile ilişkiler konusunda yalpalayan tutumu gibi unsurlar, onun ne kadar solcu olduğunu tartışmalı hale getirse de, kitle hareketiyle seçim kazanan ilk solcu başkan ünvanını etmiş oldu.

Aynı dalga, bütün Latin Amerika ülkelerini sardı. Venezüella’dan Nikaragua’ya kadar pekçok ülkede eski devrimci, eski gerilla vb kişiler başkan seçildiler. Üstelik bu dalga, sadece ekonomik değil, siyasal bir içerik de taşıyordu; sözkonusu ülkelerin herbiri, ABD ile ilişkilerini ya tamamen kesti, ya da sınırladı. Onun yerine, ekonomik olarak Çin’in, askeri olarak da Rusya’nın bölgedeki ilişkileri güç kazanmaya başladı. Özellikle Çin’den aldıkları ekonomik yardımlar, ABD kredilerinden açılan boşluğu kapatmada büyük rol oynadı. Sonuçta, Latin Amerika’da sol dalga yükselirken, ABD en önemli pazar alanlarından birini, hem de “arka bahçesi”ni kaybetmiş oldu.

Krize karşı kitle hareketlerinin yükselişi, 2010 yılı Aralık ayından itibaren yeni bir evreye dönüştü. Tunus’ta patlayan kitle ayaklanmasının ardından, ayaklanmaların yeni adresi artık Arap coğrafyasıydı. Ancak Arap halkları, Latin halkları kadar şanslı değildi. Halk ayaklanmalarının karşısında, hızla radikal islamcı güçler öne çıkarıldı. Tunus ve Mısır’da siyasal parti olarak, Libya’dan Suriye’ye, Somali’den Yemen’e kadar pekçok ülkede ise islamcı terör örgütleri olarak ortaya çıktılar ve kitle hareketlerinin rotasını değiştirmeye uğraştılar. Ya da birçok ülkede, Sünni-Şii ayrışmasını körükleyerek, kitleleri birbirine kırdırmaya uğraştılar. Arap ayaklanmaları, genel olarak başarısızlığa uğradı.

Üçüncü dalga Avrupa’dan yükseliyor. Yunanistan’da Syriza, ipi ilk göğüsleyen oldu. Ardından İspanya’da Podemos, İtalya’da 5 yıldız hareketleri var. Bu, Avrupa için çok yeni ve ürkütücü bir durum. Marks’ın deyimiyle “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor”, ama ne yazık ki “komünizmin” değil, “reformizmin hayaleti” bu!

 

Syriza vaatlerini tutacak mı?

Yunanistan halkı, yıllardır son derece önemli kitle gösterileri, eylemler, yürüyüşler, genel grevler gerçekleştirdi. Bu eylemlerle, yoksullaştırma saldırılarına, krizin faturasını ödetme çabalarına karşı direndi. II. Emperyalist Savaş sırasında devrimin sınırından dönen, 1970’lerde Albaylar Cuntası’nı yerle bir eden, faşizme karşı direnişle yoğrulmuş bir tarihe sahip olan Yunan halkı, bugün yaşadığı ekonomik ve siyasi baskıdan kurtulmak için çare arıyor. Bu koşullarda Syriza, seçimlere yüzde 64’ü katılan kitlenin yüzde 36’sının oyunu alarak kazanmış durumda.

Syriza, kitlelerin en fazla tepki duyduğu ve uğrunda mücadele ettiği talepleri, vaade dönüştürerek kazandı bu başarıyı. Ancak seçimlerden sonra vaatlerin ne kadarını yerine getirebileceği, oldukça tartışmalı bir konu.

Çipras, kuracağı hükümetin dört temel hedefinin olduğunu söylüyor: İnsani krizin çözümü, ekonomiyi ayağa kaldırmak, Yunanistan’ın borç sorununa çözüm, gelenekselleşmiş çıkar gruplarıyla çatışmak.

Bu hedeflere ulaşmak için, seçim öncesinde oy istediği vaatleri ise çok çeşitli. İhtiyacı olanlara kira ve gıda yardımı; yoksulluk sınırının altında yaşayanlara bedava elektrik ve bedava ısınma hizmeti ile ücretsiz toplu taşıma kartı; asgari ücrete ve emekli maaşlarına zam; zenginlerden ekstra vergi; sağlık reformu; kriz nedeniyle kamuda işten çıkarılanların geri alınması ve iki yıl içinde 300 bin kişilik yeni bir istihdam programının yaratılması; kamudaki özelleştirmelerin durdurulması; halkın bankaya ödeyemediği borçlarının silinmesi... Ve en önemlisi kemer sıkma politikasına son verilerek AB ile olan borçların yeniden yapılandırılması, bir kısmının silinmesi.

Bu vaatlerin ne kadar uygulanabileceğine birazdan dönelim; ancak belirtmeden geçemeyeceğimiz bir şey var: Yukarıdakiler genel kabul gören talepler olarak her ilerici-muhalif kesimin programında yer alır. Ancak içlerinden “gıda yardımı” en sorunlu ve kapitalizmin gerçek doğasına uygun taleptir. Sosyalizmin programında, “mal” değil, “hizmet” bedava olarak kodlanır. Yani eğitim, sağlık, ulaşım vb. “kamu hizmeti” kapsamındaki unsurların bedava olması doğrudur, isteyen ve ihtiyaç duyan herkes bunlardan faydalanabilmelidir. Ancak “mal”ın bedava yapılması, kazanılmış bir hak değil, “bahşedilen” bir şeydir. Bu, zengin kapitalistlerin kendi vicdanlarını rahatlatmak için, ya da kitlelerin yoksulluk nedeniyle patlamasını durdurmak için geliştirilmiş bir yöntemdir; kaynağını “sadaka” kültüründen alır. Bedava verilen “mal”ın ne olduğu ve maddi değeri önemli değildir; önemli olan, görünür bir karşılık ödemeden, bir şeye sahip olmaktır. Burada görünmeden ödenen karşılık, “mal”ı verene duyulan sadakat ve bağlılıktır. Bu yanıyla, AKP’nin makarna dağıtmasıyla, Venezüella’nın yakın zaman önce ölen “efsane” başkanı Chavez’in buzdolabı, Küba’da Castro’nun çelik tencere dağıtmasının arasında, “malın değeri”nde fark olmakla birlikte, yaklaşım yönüyle bir fark yoktur.

Diğer vaatlerine gelecek olursak; en önemlilerinden birisi, işsizlik sorununa çözüm ve kamuda kriz nedeniyle son dönemde işten çıkarılanların geri alınmasıdır. İlk olarak kamuda işten çıkarılan 600 kadın temizlik işçisi geri alındı; bu işçiler zaten Kasım 2013’ten bu yana eylem yapıyorlardı ve Çipras bu eylemlere, işçiler de onun mitinglerine destek veriyordu. Ancak kemer sıkma programı içinde işten çıkarılan memurlardan kaçının geri alınacağı belirsiz bırakılıyor, ve ileri bir tarihe atılıyor.

Asıl üzerinde durulması gereken ise; bir yıl öncesine kadar en önemli vaatleri olan “NATO’dan ayrılmak” ve “AB’ye olan borçları ödememek-AB’den ayrılmak” başlıkları, bu seçim sürecinde hiç gündeme gelmemiş, tersine “uzlaşma” çizgisine çekilmiştir. Ki bunlar, Syriza’nın gerçekte ne kadar “sol” olduğunun somut göstergeleri olacaktı. Oysa bunlardan hızla geri adım attı, emperyalist kurumları karşısına almaya cesaret edemedi. Bugün Çipras, NATO konusunda “uluslararası meşruiyet çizgisinde hareket edeceklerini” duyuruyor; AB konusunda ise, “borçların bir kısmının silinmesi ve kalanların yeniden yapılandırılması”ndan sözediyor.

Borçların azaltılması, yukarıda sözünü ettiğimiz gibi yakın tarihte örneği olan bir durum. 2001’de Arjantin iflas açıklayınca, İMF ile böyle bir anlaşma yapmış, borçların yüzde 75’ini sildirmişti. Keza 1953’te, savaştan yenik çıkan Almanya’nın borçlarının yaklaşık yarısı silinip, diğer yarısı uzun vadeli krediye çevrilmişti. Syriza bu örneklerin Yunanistan’a da uygulanmasını istiyor.

Ancak şunu unutmamak gerekir: Almanya ve Arjantin örnekleri, bu ülkelerin “sistemin dışına çıkma” ihtimalleri sözkonusu olduğunda yaşandı. Arjantin, güçlü kitle eylemleriyle, ayaklanmalarla sarsılıyordu, hareketin devrime dönüşmemesinin önündeki tek engel, bir komünist partisinin yokluğuydu. Almanya’da ise, Nazi ordusunu işgal ettiği Avrupa’dan Berlin’e kadar kovalayarak Parlamento binasına orak-çekiçli bayrağı diken ve Hitler faşizminin sonunu getiren Sovyetler Birliği’nin korkusu vardı. II. Emperyalist savaş sonrası dünyanın üçte biri sosyalist kampa dahil olmuştu. Almanya ise ABD ve İngiltere’nin çabalarıyla bölünerek Batı’sı emperyalist kamp içinde tutulabildi. Sosyalizmin rüzgarları öylesine güçlü esiyordu ki, Almanya’yı tümden kaybetmemek için buna katlanmak zorundaydılar. Kısacası sistem dışına çıkmaya meyilli bu iki ülkede, borçların yükü azaltıp kitlelerin öfkesini yatıştırdılar ve kapitalizmin rutinine yeniden dönüşü sağlamış oldular.

Ancak AB, Syriza’nın daha baştan geri adım atmış olmasından cesaret almış durumda. “AB’den çıkmak”tan, “AB’yi değiştirmek”e, “borçların silinmesi”nden, “borçların yapılandırılması”na kadar gerilemiş olması, AB’nin “pazarlığı üstten açması”na neden oluyor ve AB borçlarının yapılandırılmayacağı konusunda kararlılık belirtiliyor. AB için zaten “borçların silinmesi” stratejik bir önem taşımaktadır ve asla kabul etmeyeceği bir durumdur. Ama bir biçimde “borçların yapılandırılması”nda anlaşmaları mümkündür. Ne var ki, Yunanlıları daha da köşeye sıkıştırmak için eski pozisyonlarını korumaya devam ediyorlar.

Syriza, Troyka’nın (İMF, AB ve Avrupa Merkez Bankası-AMB) ilk andaki hamlesini geri püskürttü. Durumu teftişe gelen görevlileri geri gönderdi. Keza özelleştirmeleri durdurduğunu da açıkladı. Ancak baştan attığı geri adım, AB’nin dayatmaları konusunda kararlı durmasının önündeki en büyük engel.

AB açısından zaten sorun Syriza ile ipleri koparmak değil. Elbette bir anlaşma-uzlaşma zemini arayacaklar. Zaten Syriza’nın yükselişi de, seçimleri kazanması da, ne Yunan burjuvazisi için ne de genel olarak AB için sürpriz olmadı. Bu yükselişi görüyor, her aşamasında Syriza ile ilişkilerini sürdürüyorlardı. Syriza’nın seçimleri kazanma ihtimali yokken daha radikal vaatlerde bulunup, seçimleri kazanma ihtimali ortaya çıktığında bu vaatleri uzlaşmacı bir çizgiye çekmesi bile, aradaki ilişkinin göstergesidir. Çünkü vaatleri geriye çekerek kitlelerden daha fazla oy almayı değil, AB’ye ve Yunan burjuvazisine sistem dışına çıkmayacağını, uzlaşmaya açık olduğunu göstermeyi hedeflemişti.

AB de bu mesajı aldığı için, Syriza’nın seçimleri kazanmasının önüne engel çıkarmadı. Ancak seçimlerden sonra “önceki anlaşma geçerlidir” diyerek 28 Şubat’ta vadesi gelen ve Syriza’yı çok sıkıştıracak olan borç ödemesini hatırlattı. Bu arada Yunan burjuvazisi de sermaye kaçırarak mali güvensizlik ortamı yaratıyor, kitlelerin bankalara koşmasını sağlamaya çalışarak AB’nin dayatmalarının zeminini güçlendiriyor. Şimdi AB’nin yapmayı planladığı şey, Syriza üzerindeki baskıyı artırarak kitleleri uzlaşmaya ikna etmesi için zaman tanımak, bu arada belli konularda da beklentilerini biraz zamana yaymaktır. 

 

Emperyalistlerle nasıl bir ilişki

Syriza’nın yürüdüğü yolda daha önce yürüyenler çok oldu. Ve gerçekte ne kadar “sol” olduklarını, emperyalistlerle kurdukları ilişkilerde gösterdiler. Mesela Latin Amerika ülkeleri, çok güçlü bir anti-Amerikan rüzgarla yönetime geldiler ve ABD ile ilişkileri sınırladılar. Ancak “bağımsız” değil, başka emperyalistlere bağımlı bir çizgiye geçiş yaptılar.

Zaten sözkonusu yöneticilerin “halkçı”lıkla sınırlı ufukları, kapitalizmin dışında bir alternatif görmedikleri için, bir emperyalistle ilişkiyi kesip, başkasına bağlanarak yürümekte bir sakınca oluşturmuyordu. 

Bugün Syriza için de benzer bir durum sözkonusudur. AB karşısındaki ilk geri adımları ve NATO konusundaki söylem değişikliği, ilk fiyaskosudur. Diğer taraftan, Rusya ve Çin ile olan ilişkilerine de yalpalayarak başlamıştır.

AB için son dönemin önemli gündemlerinden birisi, Ukrayna’da süren savaş nedeniyle Rusya’ya karşı yaptırımlar konusudur. Yunanistan’ın da bu kararda imzası vardı. Çipras, seçimlerin hemen ertesinde “içeriğini onaylamıyoruz” diyerek anlaşmadaki imzalarını geri çektiğini açıkladı. Keza Ukrayna’nın Neo-Nazileri barındırması nedeniyle AB’nin Ukrayna hükümetini koşulsuz desteklemesine karşı çıktığını da belirtmişti.

Yunanistan’ın böyle bir karar alması, AB’yi siyasal açıdan zor durumda bırakan önemli bir konu. Çünkü Yunanistan olmadığı zaman, yaptırımlar “AB’nin kararı” olmaktan çıkarak “27 ülkenin kararı”na dönüşüyor. Yunanistan’ın imzası, AB’yi birlik olarak davranmaktan çıkartabiliyor. Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schlz, bu konuda “bir yandan Avrupa’dan kendi ülkenizle dayanışma sergilemesini isteyip, sonra da ilk resmi adımda ortak Avrupa pozisyonlarından ayrılamazsınız” diyerek Çipras’ı uyardı. Ve Syriza, tekrar geri adım atarak Rusya’ya AB yaptırımlarını destekleme kararı aldıklarını duyurdu. Bu yalpalama öylesine barizdi ki, AB’nin yeniden “oybirliğiyle” karar almasının ardından, Litvanya Dışişleri Bakanı Linas A. Linkevicius da, “Yunanistan’ın beklediklerinden daha az dirençli çıktığını” söyleyerek, Yunanistan’ın çıkmazını teşhir etti.

Aslında Yunanistan’ın Rusya ile geçmişten gelen ilişkileri var. AB üyesi olduğu dönemde bile, Rusya ile bağlarını bir biçimde sürdürdü. Rusya ile Yunanistan, Güney Kıbrıs konusunda da aynı zeminde duruyorlar. Güney Kıbrıs’ın Rusya ile ekonomik, siyasi ve askeri ilişkileri, neredeyse Yunanistan’la olan ilişkilerine yakın düzeyde. Bu koşullarda, Rusya için hayati önemdeki konulardan birinde Yunanistan’ın geri adım atması, Rusya’nın tepkisini çekti.

Oysa Rusya ve Çin, Çipras’ın seçim zaferini ilk kutlayan ülkelerdi. Çipras’ın seçim öncesi AB karşıtı konuşmaları, her iki emperyalist ülkeyi de memnun etmişti. Bu durumda kendilerinin daha avantajlı olacaklarını düşünmüşlerdi.

Bu konuda Rusya’nın aldığı ilk darbenin ardından, Çin de bir tepki ile karşı karşıya kaldı. Bütün özelleştirmeleri durduracağını açıklayan Syriza, ilk olarak ülkenin en büyük limanı olan Pire Limanı’nın yüzde 67’sinin Çin şirketi COSCO’ya satıldığı özelleştirilmeyi durdurdu. Arkasından Çin’in tepki göstermesi üzerine bu kararı da geri çekti.

Çin’in Yunanistan’da önemli yatırımları var. Pire ve Selanik Limanları başta olmak üzere, Yunanistan’ın deniz taşımacılığı altyapısı, Çin’in çok önem verdiği alan. Limanlarda çoğunluk hissesini ele geçirmek, Çin’in öncelikli hedefi. Üstelik Çin’in Pire Limanı’ndaki iki terminal, 2008 yılından itibaren 35 yıllık bir sözleşme ile Çin’e verilmiş durumda. Ve Çin her fırsatta, bu yatırımları daha da artırmak istediğini belirtiyor. Çünkü Çin, Balkanlar ve Orta Avrupa’daki pazarlara açılmak, yatırımlar yapmak, özelleştirmelerden faydalanmak ve bu ülkelerdeki ekonomik gücünü artırmak istiyor. Bu planların merkezinde ise, Yunanistan yer alıyor. Çünkü Balkanlar ve Orta Avrupa’ya, ancak Yunanistan üzerinden açılabileceğini biliyor.

Diğer taraftan, Çin ile ilişki Yunanistan için de vazgeçilmez önemde. AB kaynakları kısıp Syriza üzerindeki baskıyı artırdığında, Çin’den ekonomik yardım almak gibi bir seçenek de bulunuyor. Dahası Çipras, Çin’e ve Mao Zedung’a siyasal bir yakınlık duyduğunu, 2008’deki bir röportajında açıkça söylemişti. Bu koşullarda limanların özelleştirilmesinden geri adım atması kaçınılmazdı.

Ancak kitlelere en önemli vaatlerinden birisi özelleştirmeleri durdurmak iken, daha ilk adımda bundan vazgeçilmesi, üstelik Syriza hükümetinin Maliye Bakanı Yorga Stathakis’in “bizden önceki hükümetin yaptığı anlaşmaları sürdüreceğiz” açıklamasını yapması, daha ilk günlerde vaatlerinin ne kadar gerisine düştüklerini gösteriyor.  

Çin ve Rusya ile kurulan bu ilişki, AB’yi de rahatsız eden en önemli unsur. AB, Yunanistan’ın büyük bir çaresizlikle kendisine bağımlı olmasını istiyor. Böylece her reçetesini, her kararını rahatlıkla kabul ettirebilir, Yunan halkını pervasızca sömürmeye devam edebilir. Yunanistan sıkıştığı noktada Çin’den ya da Rusya’dan yardım almaya, böylece onların hegemonyası altına girmeye başlarsa, öncelikle AB’nin geleceği açısından sorun oluşturur. AB’nin içinde Çin’in (ya da Rusya’nın) “Truva atları” dolanmaya başlar.

 

Domino etkisi olur mu?

AB’yi rahatsız eden bir başka unsur ise, Syriza’nın başarılı bir örnek olarak başka ülkelere de ilham vermesi ihtimali. Bugün İspanya’da Podemos, İtalya’da 5 yıldız hareketleri giderek güç kazanıyor. Özellikle Podemos (Yapabiliriz) hareketinin, İspanya’da bugün seçim yapılsa birinci parti olarak zaferle çıkacağı söyleniyor.

İspanya’nın ekonomik koşulları da Yunanistan’la benzerlik gösteriyor. İşsizlik yüzde 25 civarında, genç işsizlik ise yüzde 50’lere dayanmış. 2014 yılında 55 bin İspanyol’un Almanya’ya çalışmaya gittiği söyleniyor. Yaklaşık 700 bin ailenin hiçbir geliri yok.

2008 krizinin patlak vermesinden bu yana, İspanya da kitlesel eylemlerin gerçekleştirildiği ülkelerden birisi. Özellikle 2011-12 yıllarında “Öfkeliler” adını alan kitleler, işgalden yürüyüşlere kadar önemli eylemler düzenledi. Hareketin içinde yer alan antikapitalist sol, 2014 başında bir parti kurarak hedefini netleştirdi. Başkanlığına ise, akademisyen ve televizyon sunucusu, bu yanıyla hitabet gücü yüksek olan Pablo İglesias seçildi.

Syriza’nın “sol” kimliği, en azından söylemde daha net. Oysa Podemos’un başkanı Pablo İglesias “sağ ve sol paradigmadan arındırılmış bir siyaset” yapacaklarını ileri sürüyor. Bu savunu, onu Syriza’dan bile daha düzeniçi, sağ bir noktaya itiyor. Yolsuzlukla mücadele, anayasanın değiştirilmesi, çalışma saatlerinin azaltılması gibi vaatleri var. Varolan hükümetin yolsuzluklarına tepki öylesine büyük ki, bunu kendisi için kaldıraca dönüştürmek istiyor.

Bu arada, kapitalist sistemin özüne dokunmayacağına dair söylemlerini, Syriza’dan daha açıkça ifade ediyor. Mesela, “mali sistemi yurttaşların ve orta ölçekli şirketlerin yararına uyumlu hale getirmek”, “kar eden şirketlerin işçi çıkarmasına karşı çıkmak”, “İspanya’nın borcunun kayıtdışı olan kısmını ödememek”, “İspanya’nın NATO üyeliğinin sürüp sürmeyeceğine referandumla karar verilmesi” gibi söylemleri, orta düzey bir muhalefetin duruşunu ifade ediyor.

Ortaya çıkan tablo, Podemos’un Syriza’dan bile geride olduğunu göstermeye yetiyor. Ancak Avrupa burjuvazisi, bu kadarına bile tahammül edemiyor. Kitlelerin bir “alternatif” olasılığını düşünmelerini bile, kapitalizmin bekasına bir darbe olarak görüyor.

 

Bize yansıyanlar

Syriza’nın seçim zaferi, bizim ülkemizdeki devrimci-demokrat güçler arasında da büyük bir sevinçle karşılandı. Bunda Syriza’nın Gezi eylemlerine selam göndermesinden, Berkin Elvan için yürütülen kampanyaya katılmasına, Kobane’ye destek için yardım toplamasından, Çipras’ın ülkemizdeki bazı reformist partiler ile doğrudan ilişki içinde olmasına kadar pekçok neden var. En önemli neden ise, başarısının bize de “bulaşması” dileğinin güçlü olması.

Sadece HDP, ÖDP gibi reformistlerin değil, CHP gibi doğrudan düzen partisi bile, Syriza rüzgarından etkilenmiş görünmektedir. Son iki seçimde, sağcı adaylar çıkararak, kendi tabanındaki sol, muhalif ve Alevi kesimlerin oylarını kaybeden CHP bile, “sol” söylemler kullanarak kitleleri daha fazla etkileyebileceği beklentisine girmiş görünmektedir.

Syriza’nın ne kadar “sol”da, ne kadar “halkçı” olduğu oldukça tartışmalı bir konu ve bu durum zaman içinde burjuvazi ve emperyalistlerle kurduğu ilişkiler üzerinden ortaya çıkacak. Halka söz verdiği adımların ne kadarını atacağını, ne kadarını ise gerekçelendirerek geri çekeceğini, ya da hiç yokmuş gibi davranacağını yakın zamanda göreceğiz.

Ancak tablo ne olursa olsun, Syriza’nın sadece ülkemizde değil, tüm dünyada parlamenter hayalleri yeniden güçlendirdiği kesindir. Kitlelerin arayışlarının arttığı, öfkesinin yükseldiği, burjuvazinin giderek daha fazla sıkıştığı bir dönemde, Syriza bir kere daha parlamentoya umut uyandırmış, kapitalist sistem içinde kitlelerin taleplerinin karşılık bulabileceği beklentisini güçlendirmiştir. Devrim’in yerine Evrim’i, sosyalizmin yerine kapitalizmin düzeltilmesini, sınıf mücadelesinin yerine burjuvaziyle uzlaşmayı bir seçenek olarak yeniden gündeme sokmuştur.

Syriza’yı en tehlikeli kılan unsur da budur.

Bugün kitlelerin en büyük sıkıntısı, devrimci-komünist partilerin yokluğudur. Bu nedenle öfkeleri ve tepkileri ne kadar yüksek olursa olsun, ortaya çıkan düzeniçi çözümlerle umutlanabiliyor, yaşamlarının değişeceğini, sömürünün ve baskının biteceğini düşünebiliyorlar. Sözkonusu partilerin birden patlama yapması, bu nedenle şaşırtıcı değildir. Ancak hiçbirisi kitleler için gerçek çözümler bulamaz, yaşam koşullarını gerçekten düzeltemez, sınıfsal baskı ve sömürüyü ortadan kaldıramaz. Bütün bunları başaracak olan devrimci-komünist partiler ise, yine bu kitle hareketlerinin içinden doğacak ve büyüyeceklerdir.