site-arsivi

Son kitap

isci-brosurleri

İşçi broşürleri çıktı.

Kitapçılardan veya büromuzdan alabilirsiniz.

Seçim çözüm değil; Kendi davamız için dövüşelim!

temmuz-kapak

Ülkemizin gündeminde bir kez daha seçim var. Bu kez cumhurbaşkanı için sandığa gidilecek. Ve ilk kez cumhurbaşkanı seçimle belirlenecek...

Bu durum “halkın cumhurbaşkanı” demagojisini arttırıyor. Oysa aday belirlemek için bile 20 milletvekilinin imzası gerekiyor. Ortaya çıkan üç aday da meclisteki partiler tarafından belirlendi. Seçim sistemindeki anti-demokratik yönler bir yana, seçim hilelerindeki pervasızlık düşünülürse, bir kez daha seçim oyunu ile karşı karşıya kaldığımız anlaşılır.

Bu oyuna ortak olmayalım! Erdoğan’ın kabarık suç dosyalarından sıyrılma çabalarına zemin sunmayalım! Bir muhtar adayı bile devlet memuru ise istifa etmek zorundayken, Erdoğan’ın başbakanlıkta kalmaya devam etmesine; CHP-MHP “çatı adayı” İhsanoğlu’nun dayatılmasına prim vermeyelim!

Bu yönleriyle meşruiyeti şimdiden tartışmalı olan bir seçimin parçası olunmamalıdır. Ama daha da önemlisi, egemenlerin rejim krizini çözmek için değil; onu daha da derinleştirmek, devrimci bir krize dönüştürmek için mücadele edilmelidir. Çözümün sandıkta değil, devrim ve sosyalizmde olduğu sürekli vurgulanmalı ve seçimler BOYKOT edilmelidir. Doğru devrimci tavır budur.

Başlangıçta oldukça yüksek olan sandığa gitmeme eğilimi, bir yandan CHP, diğer yanda HDP’nin basıncıyla değiştirilmeye çalışılıyor. Yerel seçimde olduğu gibi “Erdoğan gitsin de” denilerek, kitleler sandığa çağrılıyor. Oy kullanmak istemeyenler şimdiden “suçlu” ilan ediliyor.

Arka arkaya gelen seçimler ve tüm düzen partilerinin, reformistlerin oy kullanma yönündeki çağrıları, Haziran direnişiyle birlikte çözümü sokakta arayan kitleleri yeniden sandığa döndürmek içindir. Kendi gücünün farkına varan ve mücadeleyi yükselten işçi ve emekçileri, düzen-içi çözümlere çekmek içindir. Ancak hak arama bilinci artan kitleler, giderek daha militan eylemleriyle sokakları doldurmaya devam ediyor...

Yatağan, Grief ve Soma’dan sonra Paşabahçe işçileri de sokağa çıktı. Binlerce Paşabahçe işçisinin grevi, “milli güvenlik” gerekçesiyle Bakanlar Kurulu tarafından ertelendi. Tam da cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi, hükümet işçi eylemleriyle sıkışmak istemiyor. Başta kendisinin ve hizmet ettiği sınıfların “güvenliği” için grev yasaklıyor, direnişlere saldırıyor, sokağa çıkanlara gaz ve ölüm kusuyor. Fakat direnişler bitmek bilmiyor...

Özelleştirmeye ve taşeronlaştırmaya karşı yükselen tepkiler, işçilerin bu yönde sendikaları zorlamaları, hatta işgal etmeleri, işbirlikçi sendikaları bile harekete geçirdi. Soma’da olduğu gibi, özelleştirilen madenlerin kamulaştırılması Türk-İş tarafından bile talep ediliyor. Elbette maden katliamının ardından verilen vaatlerin birçoğu yerine getirilmedi. Hatta madenciler için hazırlanan “torba pakete” patronların vergilerini düşürmek dahil, işçi-emekçi aleyhine pekçok maddeler konuldu. Keza madenciler için en önemli sorun olan “yaşam odası”, “maliyeti yüksek” bulunarak torbadan çıkarıldı. Ancak yine de madencilerin çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirecek kimi düzenlemeler yapıldı. Bir kez daha görüldü ki, hak verilmiyor, alınıyordu ve zafer ancak mücadele ile kazanılıyordu. 

Önümüzdeki aylarda “sıcak para ekonomisi”nin çıkmaza gireceği ve krizin derinleşeceğine dair emareler artmış bulunmaktadır. Kriz, işsizlik ve açlık demektir. Böylesi koşullarda işçi ve emekçilerin direnişlerini büyütmekten, daha militan biçimleri kullanmaktan başka çaresi yoktur.

                          * * *

Türkiye seçimlere kilitlenmişken, etrafımız yine ateş altında. Irak, IŞİD’in saldırılarıyla fiilen üçe bölündü. Irak’ın ortası IŞİD’in hakimiyeti altında. Bu bölgede şeriat düzenini kuran IŞİD, ardından Rojava’ya saldırıya geçti. Kürt halkının özerklik ilan ettiği Kobani’ye saldırısı sürüyor. 

IŞİD sadece Irak ve Suriye halklarını değil, Türkiye’deki halkları da tehdit ediyor. IŞİD militanları Türkiye’de kol geziyor. Zaten son iki yıldır Suriye’ye karşı Türk devleti tarafından silahlandırıldıkları, her tür maddi desteğin verildiği biliniyor. Ama bir bumerang gibi bu silah, dönüp Türkiye’yi de vuruyor.

Irak’ın Musul Konsolosluğu IŞİD tarafından basıldı, Türk bayrağı indirildi ve 49 konsolos mensubu rehin alındı. Yaklaşık bir aydır bu 49 kişinin nerede ve ne koşullarda bulunduğuna dair haber yok!

Provokatif bir şekilde Kürt çocuklarının bayrak indirmelerini büyük bir şoven saldırıya dö-nüştürenler, IŞİD karşısında hala büyük bir sessizlik içindeler. Hatta IŞİD gibi kafa kesen kanlı bir örgütü “terörist” görmeyen, rehinelerle ilgili haber vermeyi mahkeme kararıyla yasaklayan bir hükümet var.

Erdoğan’ın bu rehineleri cumhurbaşkanı seçimlerinden önce ülkeye getirerek, oya havale edeceği söyleniyor. Geçtiğimiz günlerde IŞİD’in rehin tuttuğu TIR şoförleri serbest bırakıldı, fakat TIR’larına el koyduklarını söylediler.

Irak ve Suriye’de süren savaş yüzünden oraya ihraç için üretilen mallar da elde kalmış durumda. Sınır ticareti yapılamıyor. Bütün bunlar, zaten eli kulağında olan krizi daha da derinleştiren faktörler. Ama savaşın ekonomiden öte, doğrudan insan hayatını tehdit eden yönü var. İstanbul-Esenyurt’ta Caferi’lere ait cami, iki kez arka arkaya saldırıya uğradı. Bu saldırıların arkasında IŞİD’in olduğu sır değil. Türkiye’de ilk kez Caferiler böyle bir saldırı ile karşı karşıya kaldılar.

Emperyalistler ve işbirlikçileri, Ortadoğu üzerinde hakimiyet kurabilmek için ulusal, mezhepsel ayrımları kışkırttılar ve gerici iç savaşları körüklediler. Ve IŞİD gibi ortaçağ kalıntısı terör örgütlerini doğurdular. Şimdi bunun sonuçlarıyla karşı karşıyayız.

                        * * *

Ülkemizdeki ve bölgedeki gelişmeler, insanlığın tek kurtuluşunun devrim ve sosyalizmde olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Sadece işçi ve emekçilerin değil, ezilen halkların ve mezheplerin kurtuluşu da devrimden geçmektedir.

Egemen sınıfların klik çekişmelerine, sistem tartışmalarına değil, savaşa ve krize karşı mücadeleye kilitlenmeliyiz!