site-arsivi

Son kitap

isci-brosurleri

İşçi broşürleri çıktı.

Kitapçılardan veya büromuzdan alabilirsiniz.

TÜSİAD’ın demokrasi maskesi ve gerçekler

tusiad-yik

Patronlar kulübü olarak bilinen TÜSİAD, son yıllarda demokrasi çağrılarıyla ünlendi. Türkiye tarihinin en karanlık dönemi 12 Eylül’ü isteyen, bu doğrultuda “muhtıra”lar yayınlayan kendileri değilmiş gibi, ‘90’lı yıllardan itibaren demokrasi havarisi kesildiler. AKP hükümetleri döneminde ise, AKP gericiliğine karşı laikliğin, özgürlüklerin, barışın sözcüsü gibi davrandılar!

Benzer bir durumu son toplantılarında da yaşadık. Mayıs ayında Erdoğan’ın katılımı ile Yüksek İstişare Konseyi’nin (YİK) toplantısı gerçekleşti. TÜSİAD, OHAL’in kaldırılması başta olmak üzere yine birçok demokratik talebi dile getirdi. Toplantıya TÜSİAD’ın bu talepleri ve Erdoğan’ın da bunlara karşı söyledikleri damgasını vurdu.

Toplantıyı önemli kılan diğer bir unsur ise, 16 Nisan referandumundan sonra gerçekleşmiş olmasıydı. TÜSİAD referandum öncesi, onca anti-demokratik uygulama ve saldırı varken, en fazla “demokratik bir yarış ortamı” istemini bildirmekle yetinmiş, “evet” ya da “hayır”dan yana bir tavır ortaya koymamıştı. 

Şimdi ise referandumda “hayır” oylarının çokluğu üzerinden AKP’yi sıkıştırmaya çalışıyor. “Değişikliğe ‘evet’ denmesine karşılık ‘hayır’ oylarının ‘evet’ oylarına yakın olması, bundan sonraki süreçte değişikliğe karşı çıkanların endişe ve itirazlarının olabildiğince hesaba katılması gerektiğini gösteriyor” diyerek, AKP’ye ayar çekiyor. Ama diğer yandan “2019 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar uyum yasaları çıkacak ve ülkemiz için yeni bir yönetim sistemine geçeceğiz” sözleriyle yapılan değişikliğe onay veriyor. En azından öyle görünüyor. Yani “hem nalına hem mıhına” vuruyor.

TÜSİAD’ın bütün derdi, her ne olacaksa, kendi sömürü düzenlerini etkilemeden, karlarına dokunmadan olmasıdır. “Bu değişikliğe geçişin ülkemizi ayrıştıran değil, ortak zeminde buluşmamızı teşvik edecek tarzda geliştirilmesi” sözleri, bunun açık ifadesidir.

TÜSİAD bu toplantıda ve sonrasındaki açıklamalarında, mesajlarını net bir biçimde iletti. Bunun bir yanı, “hayır” oylarına dikkat çekerek, toplumsal muhalefetten duyduğu kaygı ile AKP’yi uyarmaktı; bir yanı ise bağlı oldukları emperyalist ülkelerle ilişkilerin bozulmaması ve karlarına helal gelmemesiydi. Bu doğrultuda AKP’nin dikkatli adımlar atması ve yeni düzenlemeleri bir an evvel yapması istendi.

Ama her zaman olduğu gibi kendi çıkarlarını, “demokrasi” şalıyla örterek, toplumun çıkarlarını savunuyormuş gibi göstererek yaptılar bunu. Ve yine liberallerden Kürt hareketine kadar geniş bir kesimin alkışlarını aldılar.

 

Toplantının tablosu:

Al gülüm-ver gülüm

18 Mayıs’ta gerçekleşen toplantıda, TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik ve YİK Başkanı Tuncay Özilhan birer konuşma yaptı. TÜSİAD’ın taleplerini bu konuşmalarda ifade ettiler. Bunları şu başlıklar altında toplamak mümkün:

1- AB ile tam üyelik süreci devam etmeli

2- OHAL kaldırılmalı

3- Çözüm süreci yeniden başlatılmalı

4- Ekonomik reformlar başlamalı

5- Gençlerin eğitim ve beceri düzeyi yükseltilmeli

Tabi ki bu talepleri olabildiğince dikkatli bir üslupla, hatta yer yer diplomatik bir dil kullanarak ifade ettiler. Ve laiklik, özgürlük, barış, hukuk devleti gibi kavramları sıralamayı ihmal etmeden...

Örneğin OHAL’in kaldırılmasını, TÜSİAD Başkanı Bilecik “uzatılmayacağını umduğumuz Olağanüstü Hal koşullarında yaşıyoruz” sözleriyle ifade ederken; YİK Başkanı Özilhan, “çözüm sürecinin değerini şimdi daha iyi anlıyoruz” diyerek, süreci yeniden başlatmaktan yana olduklarını ortaya koydu.

Buna karşın Erdoğan, TÜSİAD şahsında büyük patronlara karşıymış pozlarını yine sürdürdü. Bir yandan da onların AKP döneminde nasıl kar ettiklerini hatırlatıp, yeni olanakları önlerine sermekten de geri durmadı. Böylece her iki taraf da kendi rollerini oynamış oldular.

Erdoğan’ın, “şu ana kadar sanayicilerimizin, işadamlarımızın neyini engelledi OHAL” sorusu, AKP döneminde Türkiye’nin 3 kat büyüdüğünü iddia ederek, “Türkiye üç kat büyümüşse, buradaki işadamlarımızın pek çoğunun işleri 5 kat, 10 kat büyümüştür” sözleri ve AKP’nin işbaşına geldiği 3 Kasım 2002 tarihinin “iş dünyası için de bir milat” olduğunu belirtmesi, büyük patronlara hem sitem, hem had bildiren kısmıydı.

Diğer kısmında ise, “özel sektörümüzün önünü açabildiğimiz kadar açıyoruz”, “büyük projeleri destekleyecek Varlık Fonu’nu hayata geçirdik” diyerek; daha önemlisi “özel sektörün kendi eğitim alanını kurmasında hiçbir mani yoktur” sözleriyle Gülen Cemaati’nden boşalan yerleri teklif ederek, TÜSİAD’a yeni alanlar ve daha fazla kar vaadediyordu.

Esasında bir zamanlar Gülen Cemaati’ne söylediği gibi, TÜSİAD’a da “ne istediniz de vermedik” diyor, bununla da kalmayarak yeni alanlar açtığını ilan ediyordu. Varlık Fonu ve FETÖ operasyonları ile, büyük tekeller lehine bir “servet transferi” gerçekleştirdiklerini ortaya koyuyordu.

OHAL ilanı ile birlikte ilk yapılanın, işçi direnişlerine saldırmak ve grevleri ertelemek olduğu kimse için sır değil. Ardından patronların yıllardır istediği kıdem tazminatını gaspetmek çabasına girildi. Emeklilik yaşının yükseltilmesi gerektiği söylendi. İş mahkemelerin yükünü azaltmak adına “arabulucu”luk getirilerek, patronların kırıntı düzeyinde verdiği paraları bile engellemek amaçlandı. 

Kısacası TÜSİAD’ın sözde karşı çıktığı OHAL gerçekte patronlara yaradı, yarıyor. Tabi ki, getirdikleri kadar götürdükleri de var. TÜSİAD’ın rahatsızlığı da “götürdükleri”ne dairdir. AKP’den istedikleri, bunların giderilmesidir.

 

TÜSİAD-AKP çelişkisi ve demokrasi maskesi

Hal böyleyken sürekli olarak TÜSİAD-AKP çelişkisinden, TÜSİAD’ın AKP’nin icraatlarına muhalefetinden, hatta TÜSİAD’ın demokratikliğinden dem vurulmaya devam ediliyor. Burjuva liberallerden Kürt ulusal hareketine, reformist partilerden bazı devrimci yapılara kadar pekçok kesim, TÜSİAD patronları ile AKP arasındaki çelişkileri alabildiğine abartıyor, TÜSİAD’tan demokrasi beklemek gibi ham bir hayali körüklüyor.

TÜSİAD’ın AKP ile bir çelişkisi var mıdır? Varsa kimlerle ve nedendir? OHAL’in kaldırılması gibi talepleri TÜSİAD gerçekten demokrasi istediği için mi dile getirmektedir? 

Bu soruların yanıtı için derin sınıfsal tahlillere bile gerek yoktur aslında. Yaşananlara bakmak, somut gelişmeleri takip etmek yeterlidir. Ayrıca TÜSİAD patronları her ne kadar çıkarlarını “ulvi amaçlarla” perdelemeye çalışsalar da, bunların altında yatan nedenleri kendi sözleriyle ortaya koymaktan geri durmuyorlar. Son toplantıda dile getirdikleri talepleri sıralarken de bunu yaptılar. Örneğin “AB’ye üyelik”te ısrarları, liberallerin propaganda ettikleri gibi demokrasi ve özgürlükler için değil, tam da kendilerinin söyledikleri gibi “en büyük ihracat pazarları”nı yitirmemek içindi. OHAL’in kaldırılması istemi de öyle.“Yurtdışı paydaşlarımız OHAL olduğu müddetçe Türkiye’ye gelmiyor” “OHAL süreci devam ettiği için tedarik zincirlerimizin güvenliği dahi sorgulanır hale gelmiş durumda” sözleri açık değil mi?

“Turizm ve perakende sektörlerimiz hala zorluk içerisinde. Güneydoğu Anadolu bölgemizde işsizlik oranı yüzde 30’lara ulaşmış” yakınması, “barış süreci”nin yeniden başlatılmasını neden istediklerini anlatmıyor mu? Keza “gençlerin eğitim ve becerisini yükseltme” talepleri, kendi ihtiyaçlarını karşılama ve daha fazla kar dürtüsünden başka ne olabilir? 

TÜSİAD, her dönem “kalifiye eleman” ya da “ara eleman” ihtiyaçları için eğitime dair öneriler sunmuş ve bunların yaşama geçmesini sağlamıştır. Özel üniversiteler, TÜSİAD’ın bu istekleri sonucu açıldı. Keza meslek liseleri, patronların “ara eleman” ihtiyacını karşılamak üzere çeşitlendi. Buna karşın her 4 gençten biri işsiz ve bunların önemli bir kısmı yüksek okul mezunu. Bunun gerçek sorumlusu, bu sömürü ve soygun çarkından en büyük çıkarı sağlayan TÜSİAD patronları değil mi? 

Sonuç olarak TÜSİAD’ta cisimleşen büyük patronlar, taleplerin arkasında yatan sınıfsal bakışlarını çok net biçimde ortaya koyuyorlar. Onlara demokratlık payesi atfedenler ise, işin özüne değil görüngüye bakarak en temel gerçekleri altüst ediyorlar. 

En başta “devlet” olgusunu, onun sınıfsal temelini çarpıtıyorlar. Ülkemizde devleti elinde tutan sınıf, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahipleridir. Tüm düzen partileri, bunların çıkarlarını korumakla yükümlüdür. Bununla birlikte egemen sınıflar arasındaki rekabet ve çatışma, bu partilerde de yansısını bulur. Her biri, desteklediği parti aracılığıyla çıkarlarını maksimize etmeye çalışır. Rakiplerini ekarte etmek ve karlarını arttırmak için yasal düzenlemeleri yaptırır vb... Her hükümet döneminde kimi burjuvaların önü açılır, ya da yeni burjuvalar türer; kimileri geriler, hatta iflas eder. Ancak bu durum, hükümetlerin bir bütün olarak burjuvazinin çıkarlarını korudukları gerçeğini değiştirmez.

Örneğin 24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal’ın ANAP dönemi, burjuvazinin en vahşi sömürüsünü gerçekleştirdiği ve en fazla semirdikleri dönemdir. Fakat o dönemde de “Özal’ın prensleri” adı verilen burjuvalar türemişti. Onların çoğu sonrasında kaybolup gitti. AKP döneminde de (yeşil sermaye ya da Anadolu sermayesi denilen) bazı kesimler büyük vurgunlar vurdu, bazıları da (Uzanlar, Karamehmet gibi) iflas etti. Ancak AKP dönemi bir bütün olarak burjuvazinin en çok kar ettiği bir dönem oldu. Büyük özelleştirmeler bu dönemde gerçekleşti, taşeron-esnek çalışma adı altında yoğun bir sömürü düzeni kuruldu, tarım çökertildi vb...

Dikkat edilirse TÜSİAD içinde yeralan büyük tekeller, AKP döneminde de karlarına kar katmıştır. Her yıl açıklanan “En büyük 500 şirket”in başında genellikle bunların şirketleri yer alır. Örneğin Koç’ların AKP ile çelişkileri en çok konuşulandır. Gezi direnişine destek verdikleri iddiası da buradan kaynağını almıştır. Ama en çok kar eden şirketlerin başında Koç’lara ait Tüpraş gelmektedir. Yine otomotiv ve beyaz eşya üreten şirketleri de hep başlarda yer almaktadır. Geçtiğimiz günlerde açıklanan listede durum değişmedi. Yani AKP döneminde Koç’ların karlarına halel gelmiş değildir.

AKP ile çelişkileri, olsa olsa daha fazla kar hırsından ve rakiplerine sunulan destektendir. Örneğin Uzan’ların enerji alanındaki şirketleri Koç’un en büyük rakibi Sabancılar’a verildi. Ya da TÜSİAD dışında örgütlenen ve AKP döneminde “yürü ya kulum” denilen MÜSİAD, TUSKAN gibi birliklerin içinde yeralan burjuva kesimler oldu.

Şimdi benzer bir durum FETÖ’cü olmakla suçlanan burjuvalarda yaşanıyor. El koyulan malları-mülkleri ve iş yaptıkları alanlar, başka gruplara aktarılıyor. Son toplantıda Erdoğan’ın “eğitim gönüllülük işidir” diyerek, bu kesimlerden boşalan yeri işaret etmesi boşuna değildi. Bir kez daha “sermaye tranferi” yapılıyor ve birileri çökerken, birileri yükseliyor. Ama her daim kazanan, sınıf olarak burjuvazi; onların içinde de en büyük tekeller oluyor.    

 

Sonuç yerine

Bütün bunlar “TÜSİAD-AKP çelişkisi” ve TÜSİAD’ın demokratlığı üzerine savların, gerçeği yansıtmadığını somut olarak kanıtlamaktadır.

Elbette kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası gereği, bir burjuva kesim gerileyebilir, biri diğerinin üzerine çıkabilir ya da yenileri eklenebilir. Fakat her düzen partisi, bunlardan birilerine yaslanır ve genel olarak burjuvazinin, özelde ise yaslandığı kesimin çıkarlarını korur.

AKP’nin hükümet olduğu süre boyunca çıkardığı yasalara bakıldığında, bu durum çok net biçimde görülecektir.

Sınıf ile devlet arasındaki ilişkiyi tersten kurmak, ne yazık ki ülkemizde yaygın bir görüştür. Geçmişte de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında zorunlu olarak uygulanan “devletçilik” politikasını, “devlet eliyle burjuvazinin yaratılması” şeklinde ele alanlar olmuştu. Oysa Kemalistler zaten Türk ticaret burjuvazininin temsilcileriydi. Ve yaptıkları ilk işlerden biri, Osmanlı döneminde ticareti elinde tutan gayri-müslimlerin malını-mülkünü Türk burjuvalarına aktarmak olmuştu.

Zaten devletin ortaya çıkışı, sınıfların varlığı ile olmuştur. Ekonomik altyapıda güçlenen sınıf, üstyapıda da söz sahibi olmak isteyecek ve ergeç devleti ele geçirecektir. Bu her yerde böyle olmuştur. Ancak egemen kesimler ve onların sözcüleri, kitleleri kandırmak için her daim devleti, iki karşıt sınıf arasında “arabulucu”luk yapan “sınıflarüstü” bir varlıkmış gibi göstermiştir. 

Şimdi TÜSİAD’ı “demokrasi ve özgürlüklerin savunucusu” olarak gösterenler ve buradan hareketle AKP ile aralarında çelişki olduğunu ileri sürenler, hem devleti hem de düzen partilerini sınıflardan bağımsızmış gibi göstererek aklıyorlar. Ve böylece halkı aldatıyor, burjuvaziye destek oluyorlar. TÜSİAD ile AKP arasında varolan çelişkinin gerçek nedenlerini de gizliyorlar.

Son toplantıda bir  kez daha açığa çıkan; AKP’nin AB ve ABD ile yaşadığı sorunların, Kürt bölgesinde yürütülen kirli savaşın, toplumsal muhalefete yönelik saldırıların, emperyalist tekellerin yatırımlarını etkilemesi ve kitlelerde yeni patlamalara yol açacağı korkusudur. Devletin gerçek sahipleri olarak işbirlikçi tekelci burjuvalar, AKP’yi bu konuda uyarmaktadır. Ama herşeye rağmen AKP ile yola devam etmekte şimdilik bir mahsur görmemektedirler.

Bu bile AKP’nin büyük patronların çıkarını korumada üzerine düşeni yaptığını gösterir. Eğer bu noktada ciddi bir sıkıntı doğarsa, AKP’yi de gözden çıkarmakta hiç tereddüt etmeyecekleri kesindir. Her ne kadar AKP diğer düzen partilerinden farklı bir profil çizse de, onun da ipleri egemen sınıfların ve emperyalistlerin elindedir. Günü dolduğunda, misyonunu tamamladığında, ya kenara çekecekler ya da tümden bitireceklerdir. ANAP’ın durumu ortadadır. AKP’yi de parçalamaları ve yeni bir alternatif yaratmaları zor değildir. Sonuçta onları ilgilendiren, karlarını maksimize edecek bir düzenin sağlanmasıdır. Hükümet partisinin adının şu ya da bu olması değil!

Bu kısır döngüsü kıracak tek unsur; devrimci bir önderlik altında işçi ve emekçilerin sömürü düzenine karşı ayağa kalkmasıdır. Ancak sosyalizmi hedefleyen bir devrimle egemen sınıfların iktidarı yıkılır, işçi ve emekçilerin devleti kurulabilir. Ve işte o zaman partiler değişse de değişmeyen kapitalist sömürü sistemi ortadan kalkar.